Özgür's profileTosun'un YeriPhotosBlogListsMore Tools Help

Tosun'un Yeri

Photo 1 of 93
More albums (1)
February 17

Deli Bir Anımda Yaptım Yapacağımı

Kanadıma özenenler, vazgeçin diyorum vazgeçin

Gümüşümü beğenenler

Sizler de vazgeçin

 

Dallarda çalı çırpı yuvalarımız

Gagamızda tırtıl her daim

Özgürlüğüme öykünenler, bırakın artık romantizmi

Öylesine bir rüzgâr serçesi, börtü böcek yiyicisi

 

Sislerin, pusların içinde

Hava da kirli mi kirli

Ne kadar da kanamıştı zaman bir gaga vuruşunda

Kana kana içedurduğum kar suyunu

Kıpkırmızıya kestirdi o kadar ki

 

Robot resmime bakakalın inşallah bir hafta içi sabahı

Haberlerime dikkat kesilesiceler

Kendiminkini size mi öldürtürüm sandınız

 

Kalp atışlarıma gereksiz mana yükleyenler

Getirin artık sonunu bu safsatanın

Kuşbakışı da aynı işte dünya



Feramuz Kokakola

February 12

Fevzi

fevzi ben seni çok sevdim
deli dolu bir bahardı
senin ellerin iğne oyası
gözlerin akşamsefası
benim akşamlarım başa belaydı

kerpiçten bir ev yaptıydım
içeriden kilitleyip kapıları
çatısından anahtarı fırlattıydım
penceresi önüne demir parmaklık
elime ne geçtiyse dışarı kapattıydım

fevzi ben seni çok sevdim
ama tüm kapılar kapalıydı
tam beş günlük erzakım vardı
içerisi ağlamaklıydı

bir gün yaşadıydık hani
entarim kapkara kaplıydı
güneş geçmişti senin içinden
saçların……….
söyleyemeyeceğim şimdi
gözlerim
sana aktıydı

fevzi ben seni çok sevdim
ama tüm sandallarım dibe battıydı

izmir’e mi gidecektin neydi
bu sokakta kala kaldıydım
çok sıcak olacak dedilerdi o yaz
göğsümün içi yandıydı

fevzi ben seni çok sevdim
tam da gençlik bitesiyeydi
aklım sende kaldıydı

fevzi, inan bir iki yeltendim
elim kapı kollarına vardıydı
salya sümük küfrettim anahtara
gözlerimden sicim gibi kanlar aktıydı

hiç geceleyin görmedim seni
aklım karanlığında kaldıydı



fevzi seni çok sevdiydim
bir kerecik öpemedim



Amanda Khimler Ghelmish
January 30

Pertev

Pertev !

Şimdi şöyle en grisinden

Bir sonbahar güneşi düşün

 

Düşün

Kalın tabanlı cırt cırtlı ayakkabıları düşün

Çaresizlikle çıkılmış nem kokulu patikaları

İlkokul önlüklerinin siyahını

Tek satılan şeyin simit olduğu okulları

 

Pertev senle ben

Aynı çamurlarda nokta nokta kirletmedik mi paçalarımızı

Akşam evdeki elbise fırçasını düşün

Mahalle bakkalının ilk yelekli gününü

Komidinin üstündeki şemsiyeyi gör

En eskisinden bir sonbahar gelsin aklına

Bir cırtlak karga çığlığı duy

Arka balkonun boyası dökük demirlerini yaladığını

Burnundaki sızıyı düşün

 

İçindeki umutsuzluğu

 

Bol domatesli yaz salatalarının bitişini düşün

Peynirin çoktan basıldığını

Konserve kavanozlarının kaynadığını

Biberlerin iğne iplikle sıraya konduğunu düşün

Kafanda patlayan bir ağaç dalının

Ucuna dolanmış yastık yünlerini

Ve birkaç ay sürecek

Pekmez içme günlerini düşün

 

İçindeki o mutsuzluğu

 

Pertev ben bak bunları saydım bir bir

Sen uğraşma diye, sadece düşün

 

Kırılmamış yüzünü düşün annenin

Etleri de dökülmemiş

Biraz ellerini düşün

Tırnakları düşmemiş

Sesini düşün

Bunca yıl susmamış gibi düşün

 

Pertev kimsesizmişsin gibi boynunu büktüğün

Yalnız bir geceni düşün

Sonbaharı ve eylülü

Yaprakların ölü ölü uçuşmalarını

Pertev

Yolunu izini kaybettiğinde kendinin

Bitirdiğinde içinin ışkınlarını

Can eriklerini tüketip öğlen uykusundan uzak kaldığında

Aynanda bambaşka bir adamla göz göze geldiğinde

Plastik toplar yamuk, makose pabuçlar delik kaldığında

Pertev,

Canın artık nadiren yandığında

İlk telefonunuzu düşün

Üstündeki iğne oyasını

Yanı başında duran fihristi

Her yaz temize çektiğini düşün

Bembeyaz tenli ve irice gözlü olduğunu

Pazartesileri sabun koktuğunu

Her gece bir çekyata kafanı koyduğunu düşün

 

Pertev unuttuysan beni

Sana gönül koyduğumu düşün

 

 Baili Noratav

January 16

Elif'in Önerisi

Aritmetiği şaşmışsa dünyanın

Saat tiktakları kuşyemi gibi

Alelade saçılmışsa kulağına

Diğer mahallelerin sevgilileri

Hicran dolu kovalarla

Islatmışlarsa kaldırım diplerini

Ve peşi sıra bir isyankâr

Başparmağında kir grisi

Gözünü karartası tutmuş besbelli

İznin olmadan girip mahrem karargâhına

Tutuvermişse seni şöyle kolalı yakandan

Kapalıysa ilk kapı, gözün doluysa

Hala bir ciğerin varsa içerilerde

Kendi piçlerini bir bir öldürüp

Uyuyakaldıysan yıkık bir köprünün üstünde

Toprağındaki yabani ot

Kahır dolu bir tükürükse yüzünde

 

Bırak aksın senelerdir

İçine hapsolmuş bu kan

 

Elif Lammim

January 15

Doktorefe

Aylardır kendimi doğruyorum Doktorefe rüyalarımda. Çok çeşitli şekillerde, çok çeşitli şekillerle bölüp parçalıyorum çok çeşitli yerlerimden ben beni. Hadi gece oluyor hop giriyorum yatağa, geliyor ele bıçak. Hadi gece uyumayıp hop gündüz yatağa, elde yine bıçak. İlk vakitler bir rahatsızlık, rüya haliyle, bir acı, bir perişanlık uyku içi. Sonra sonra ufaktan alışma hissi yastığın altından saçlarıma dolanan. Şimdilerde zevke döndü, istiyorum hemen yatam her yanıma çizik atam.

Doktorefe, ama dedim bir arkadaş buluverip, anlatam gecelerimi. O dedi ki git de bir baksınlar sana nesin ne değilsin diye. Sordum soruşturdum etraftan, buldum buluşturdum dostlardan, denkleştirdim zamanımla paramı, çaldım kapılarını. Duydum ki üstüne yokmuş kendini kesenleri anlamada, biçenleri dinlemede.

Doktorefe işte girdim gördün içeri, şartlanmışlık tabi haliyle aylardan beri. Bir çırpıda söyleyiverdim tüm dertlerimi, heyecanı kalmadı mı 45 dakikalık paralı ibadetimizin? Yine de detaylar var merak etme anlatırım ben sana. Bir izin ver uzanıverip şu rahat koltuğa, döneyim ilk doğrama anına.

Şimdi şöyle Doktorefe, bir gece uyudum sanki her gece gibi, daldım hemen hala hatırlarım sanki dün gece gibi. Bir baktım ki gözler kapalı ama ne göreyim, elimde ben diyeyim 10 santim sen istersen de daha uzun bir santim bir kocaman ekmek bıçağı. O öylece elimden taşa taşa duruyor ama neden elimde diye de içim içimi yiyor. Sağına baktım olmadı, soluna baktım olmadı, dedim herhalde ben bununla bir şey kesmeliyim ki verdiler elime. Sağıma baktım bomboşluk, soluma baktım bomboşluk, etraf hani nasıl desem Matrix filmindeki o sahne gibi bembeyaz bir boşluk içi. Ama bir ben var bir de bıçak.

Şimdi Doktorefe, sen illa ki oynamışsındır bilgisayar oyunu, yaşın öyle gösteriyor. Bilirsin kahraman anlamsız yere taşımaz hiçbir şeyi. Elindeyse kullanman içindir elinde değilse elden ne gelir. Tepem boşluk yanım boşluk yörem boşluk. Ama bir de baktım ne göreyim, bıçağın girebileceği tek şey bende var. Bir vücutla gelmişim ki rüyanın içine, kes kes bitmez hani, aynı gerçeğim gibi. Rüya bu ya, bir elimle nasıl attım çiziği o an göğsümün üzerine, şöyle şimdi nasıl tarif etsem de gözünde canlansa. Bak hani vardır ya River Plate formasında sünnet maşallahı gibi şerit. Sen sanki bir miktar top tepmiş bol miktar tepilmesini izlemiş bir babayiğit gibisin, ondan dedim Arjantin liglerini. Tam işte o dediğimden bir çizdim pir çizdim kendim kendimi çaprazlamasına. Bir kan fışkırdı bir kan fışkırdı, göreceksin ama Doktorefe. İşte o Matrix şeysinin beyaz odası olmasın mı sana boğa güreşi arenası.

Neyse işte cancağızım, böyle başladı işler. Ertesi gece bir daldım, bu sefer Kızıldeniz sanki her yer. Bir gece daha bu sefer al sana vişne ağacı. Şimdi böyle örneklerle süslemeye kalksam, nereden baksan 365-414 örnek gerek, bulamam inan, en fazla 20’lere yetti gözüm, iyisi mi boş verelim örneği. Bazı günler yatmadım bakayım dedim kalacak mı bıçak yerli yerinde, oldu 48 saat, oldu bir keresinde 76 saat, ister istemez bir daldım ki, ne göreyim, yine aynı elimde.

Şimdi ama son seferler artık nasıl bir güzel his, nasıl bir istek. İnan bana uyuyorum kesmek için, kalkmıyorum doğramak için. Hani sen de sanki ufaklığında dudağını kurutup kurutup iki yana ayırmış, yardığın yerinden tuz basmış gibisin, beni anlarsın. İşe güce gidemez oldum, uyanıkken duramaz oldum. Vücut istiyor 8 saat, ben zorluyorum 10 saat. Geçti vakit bu kez vücut ister 10 saat ben zorluyorum 12 saat.

Neyse böyle böyle derken Doktorefem, ben bir baktım ne elde ne avuçta bir şey kaldı rüya dışında. Bazı günleri ben hiç görmedim inan bana cancağızım. Bir yatmışım, yatış o yatış, bir daha kalkana kadar neler neler olmuş dünyada günler boyu. Gözümü ben açmışım, sağımdan soluma solumdan sağıma dönmüşüm. Hop bir daha uyku, ki ne uyumak, yine günler yine günler.

İşte böyle Doktorefem, şimdi senin bu koltuk da bir rahat ki sorma. Ben geldim bunu sana anlattım, ama artık şikâyet değil ha. Belki bir vaka sunumun olur, Amerika’ya falan gidersin diye, faydalan istedim.

Aman güzel arkadaşım, bak sana civanım diyegelmiş kültürün çocuklarıyız hepimiz, gözünü seveyim verme bana bir ilaç, engelleme beni aman, koma gecelerimi normal. Alma elimden bıçağımı, sakın diyeyim.

Vel hasılı kelam benim hekimim, bileklerimi kaç kere kestim, dudaklarımı ayırdım suratımdan, parmaklarımın birini bırakıp birini kesip nasıl da şekilli düzenledim. Göğsümde bin bir resim, sırtımı tuval ettim, öyle ki uyanıklıkta jimnastik ettim ki gecesine sırtıma iyice erişeyim. Bacaklarımda eski kilise motifleri, koltukaltlarım lime lime, ama görsen nasıl lime.

………

Doldu mu 45 dakika Doktorefe, bak koltuk güzel ama bırakmadın uyuyayım. Alırım ben bunun intikamını, koma beni beyaz gömleklerle, sal gidip evimde kendimi doğrayayım.

January 12

kısa öykü, uzun şiir

- atıldım
Deniz üstünde kaldı dışımdaki tabutlar
Deriniyle mavisi ölüme dalkavuklar

- bulundum
Teknenin tahtasında çok tuzlunun allahı
Suyun imanı yok ki bir dalgadır salladı

- unutuldum
Bu deniz esintisi ince ince hastalar
Şairin akrabası ve komşular yastalar

- kavruldum
Yağlı soğan kokulu domatesli tabaklar
Güneşten pul pul olmuş çatlamıştı yanaklar

- dirildim
Seviyordum güneşi yine de gececiydim
Becerip şair olsam inan ki hececiydim

- çalıştım
Akdenizin en kirli en mavi yengeçleri
Ellerinde kanıyor balığın yüzgeçleri

- darıldım
İstemem ilk ışıkla namaza koyulmayı
Nasıl da hayal ettim dün akşam vurulmayı

- kesildim
Seccadem bol tuzludan kendi kanım ha keza
Elimden kaydı bıçak kestim beni es kaza

- ayrıldım
Kılçıkları denizde biz rahmetli balıktık
Battıkça bir ne gördük meğer kalabalıktık

- üzüldüm
Bir gözüm küle düştü öbür gözümse yerde
İkisi ağlamaklı düştü düşeli derde

- düşündüm
Turist dolu kıyıda ekmeğin kırıntısı
Süpürgenin sesinde çöpçünün kayıntısı

- bayıldım
Viks kokulu teyzenin sırtında koca şehir
Damarda son kanlarım kuruyazmış bir nehir

- farkettim
Beklemekle bir ömür ve sobalı üşümek
Göğsümün ortasında zavallı bir kelebek

- alıştım
Bir anda anımsadım ölüyken de gülmeyi
Bir gözüm kül deşerken diğeriyle ölmeyi

- anıldım
Peşim sıra kokarca rahmetine kavuştu
Asfaltında gecenin bir kırlangıç uçuştu

- gömüldüm
Teknenin soğanında bir ömür geçedurdu
Güneşi göremeden ceset kıyıya vurdu
October 16

shine off you stupid bastard

shine off you stupid bastard
remember when you were young, you were just a pure man
shine off you stupid bastard
now there’s a look in your eyes, like the one of a fly
shine off you stupid bastard
you were caught on the big storm of misery and poverty, blown on the helpless heart
come on you peak of thickheaded brain, come on you stranger, you moron, you sloppy,
and cry!
you reached for the secret too soon, you cried to be a boob
shine off you stupid bastard
threatened by fruits of life, and exposed in the light.
shine off you stupid bastard
well you bored out everyone with all needless decisions, blown on the pitiful heart
come on you donkey, you pioneer of illusions, come on you destructor, you fainting, you prisoner,
and cry!

shine off you stupid bastard
nobody knows where you are, how near or how far
shine off you stupid bastard
pile on many more liars, and you already joined them here
shine off you stupid bastard
and we’ll dream in the shadow of yesterday’s triumph, and rue on the sheepish heart
come on you boy child, you looser and errant, come on you miner for pipe dream and delusion
and cry!
September 18

Biyaz piyaz

Piyazı ben koydum ocağın üzeyine. Biyazı soğanlı biyazı sade olsun dedi haminnem. Kaytopu oynuyoydu dışayıda küçük gelinley. Havuç bize lazımdı oysa, mayul ise olsa geyekti dolabın biy yeyinde.

Babam bugün gelecekti, aylık ziyayet günüydü, Payis’den gelecekti, çiçek de getiyecekti yine. Piyazımı çok sevecekti belki gitmek istemeyecekti.

Dünden de iki kesme şekey katıveymiştim ılık suyuna. Dünden piyazı düşünüp başlamıştım ki ben babamı pişiymeye.

Biy keyesinde O’nu da göydüydüm müzik dinleyken, ki genelde Onlay müzik dinnemezleydi, hele de o vakitleyde. Koltuğun tepesine otuyup saçlayını öydüydüm, müzik dinneyken. Biy keyesinde de yengayenk biy kuş olduydu balkonun demiyinde de sadece yüzümüze bakmasıyla göyüveydi acımızı. Ancak öyle üyktü ve uçup gitti. Ancak öyle.

Piyaz sevmezdi ve Payis kaday yakında da değildi hem. Gitti mi gelemezdi.

Beni sonya götüydüleydi psikiyatyistleye, psikologlaya. N’oldu da vezgeçiveydi y hayfini yazıp söylemekten diye. Biy keye de bana soymadılaydı niye. Bazen düşünüyoyum da ben, pek de basit esasen cevabı bazı zoy soyulayın. Ama soymadan evvel hep mi hesaplıyoyuz acaba; cevap basit belki ama çözüm kolay olabiliy mi diye. Bıyakınız çözümü, sizley, cevaptan kaçanlay; biy y’den kaçmışım çok mu?

Haminnem dediydi hiç kolay olmayacak aytık yaşamak.

Piyazın yengini beyaza çalay yayatmış Allah. Kıvamını tuttuymayı da bize biyakmış. Elbet biy bildiği vay O’nun.

Kıvamını diyoyum; az veya çok pişiymeden babam geliyse, biy de elinde biy demet Fyansız kaydeş çiçeğiyle. Hey ay tekey tekey sayıp da günneyin geçişini, ancak uzatabildim 18. güne çiçekleyin soluşunu.

September 17

Sevgili Dünlük

Sevgili Dünlük;
 
Yani seni yazan ben miymişim?
September 13

Sevggili günlük

Sevgili günlük;

Dün işten çıktığımda saat gecenin 11’iydi. Cebimi yokladım, sigara yoktu. Midemde bir huzursuzluk hali, neredeyse 2 aydır yemek yiyemiyorum. Saçlarım çabuk yağlanıyor, bir yandan mevsim değişikliğine veriyorum, bir yandan şampuana güvensizlik hissi zaten akıl baliğ olduğundan beri içeme sabitlenmiş. Son vakitler, hani yemek de yiyemiyorum ya, verilen kilolar ile birlikte eriyen yağlar saçlarımdan akıyor şeklinde bir düşünce var oldu içimde.

Fantastik hikayeleri hep oluyor insanın. Fantastik korkuları ve fantastik sevinçleri.

Aklımdan geçen açık bir büfe bulup sigara almak ve sonra da eve gidip uyumaktı. Dışarının bu kadar soğuk olacağını tahmin edememiştim. Eskiden beri sonbaharın ilk üşümeleri iyice mutsuzlaştırır beni. Esen serin rüzgarla kafa derimdeki yağ tabakasının donarak kalıplaştığını hissettim. Bilincim beni çocukken Karayolları Kampı yemekhanesinde yediğim iç yağı ile pişmiş etli biber dolmasına götürdü. Yemek ertesi damağımda donan iç yağı kaynaklı içime işleyen mutsuzluk hissi bir anda tekrar tüm bedenime yayıldı.

Fantastik hikayeleri sadece hayalinde olmuyor insanın, bazen de hatıralarından çıkıp geliveriyor.

Büfeye girdiğimde iki İtalyan hızlı hızlı konuşuyorlardı kasanın önünde. Kasadaki daha önceden hiç görmediğim esmer bir delikanlının yanına yaklaşıp artık iyiden iyiye kotarmaya başladığım Alman aksanı ile bir Winston Light istediğimi söyledim. Kasa önü çikolatalar ne zamandır bana göz kırpmıyorlardı.

Büfeden çıkar çıkmaz O’nu gördüm. İsmini anımsamıyordum ama O’nunla geçirdiğim o tek gece neredeyse tüm ayrıntılarına kadar aklımdaydı. Ne kadar sıcak ve nemli bir geceydi öyle. Yorgun düşüp düşüp yaktığımız sigaralar, keyfimizi iyice yükselten buz gibi biralar ve sabaha kadar vaktin nasıl geçtiğini anlamayışımız. Daha sonra çeşitli vesilelerle o günü andığım, diğer tanıdıklarla yad ettiğim olmuştu elbet.

Herkesin olmasını beklemediği şeyleri vardır, bunların bir kısmı, olur.

Dedim ya adını hatırlamıyorum diye, O’na nasıl seslenebileceğimi bilemedim bir an. Yıllar evvelinde aklıma kazınmış nefis bir gecenin diğer başrol oyuncusu 5 metre ötemde yürüyordu, benden uzaklaşıyordu, bense O’na ismiyle seslenemiyordum bile.

Neyse ki insanlık böylesi durumlar için birçok farklı alternatif üretebilmiş. Her dilde bu amaçla kullanabileceğin bir dizi kelime var. Bunların içerisinden dilimin ucuna gelen ilkini söylemekte tereddüt ettim ve aramızdaki mesafenin iyice açılması ile panikleyerek ikinci alternatif ile alelacele sesleniverdim: “Hacı, hacı…”.

Aynı memleketin çocuklarıyız, yaban ellerde tanıdık kelimelere daha bir sarılıyoruz. Dönüp baktı yüzüme. Gülümsedim, anlam veremedi. Kıstı gözlerini ve sokak lambasının izin verdiği ölçüde yüzümü tanımaya çalıştı. “Hacı” dedim tekrar. “Beni hatırladın mı?”. Yanıma geldi ve iyice gözlerini dikiverdi suratıma. “Yok” dedi “tanımadım!”.

O an; ne diyeceğini bilememek, kendini en iyi nasıl anımsatacağını hesap etmek, ya O değilse şeklinde işkillenmek, belki kendiliğinden hatırlar diye umut etmek, hepsi birden aklımdan hızlı bir biçimde uçuşuvererek geçtiler. Yaklaşık beş saniye süren bu duraklamanın ardından en iyi kararı verdiğime emin bir şekilde; “St. Pauli taraftarları en renkli taraftarıdır koca Almanya’nın” dedim. “O kadar ki; maça gidenler sadece bir maç değil, görkemli bir de kumpanya izlemiş olurlar”.

Birinin yüzünüze delirmişsin gibi baktığı anları olur bazen hayatın.

“Tamam da kardeş, gece gece St. Pauli taraftarı ne iş, aklını mı kaçırdın? Para mara isteyeceksen bende de yok. Tövbe tövbe…..”

Arkasını dönüp gittiğinde kendimi salak gibi hissetmem gerekiyordu sanırım. Ama gerçekte var olan baskın bir üzüntüydü.

Karşılıksızlıkları vardır her insanın illa ki. Can yakıcı, hayatının geri kalanını anlamsızlaştırıcı karşılıksızlıklar. İçi boşalır kişisel geçmişinin, için de birlikte boşalır. Kazık kadar adamsındır da yine de ciğerindeki çocuğun gözlerinden yaşlar boşalır.

Karşılıksızlıkları vardır hayatın, pek de doğaldır esasen, ama her seferinde için biraz boşalır.

Sevgili günlük;

Sen ki benim aynam oldun, ne gördünse onu sundun. Ben var isem sen var oldun, yokluğumda sen de sustun. Pek düzeyli halvet olduk; kravatsız, ütüsüz uzanmadım koynuna. Kolalı yakalarım ve pırıl pırıl deri pabuçlarımla içimdeki kanı revanı sıvaştırdım her yanına. Veysel’in toprağı değildin belki ama yine de “merhem çalıp yaralarım düzlüyor” mısrasını ödünç alacak kadar varsın.

Her daim sevgili günlüğümsün…

September 08

Prehistorik Mağaraya İade-i Ziyaret (Episod 5)

İlk dört bölümü kaçıranlar alttaki girdilerden okuyabilirler...  
 

Daha tüyü bitmemiş, körpecik bir veletken afacan-cazgır mahalle arkadaşlarımla coşkun ve heyecana kesmiş zevk seansları yapacağım yerde, çevredeki yaşıtlarımın neredeyse hepsinin aksine (ki ben o zaman çevrede yaşıt olduğunu bile bilmiyordum. Neden mi? Görmemiştim ki bir tanesini bile) tek başıma acayip acayip oyunlar oynardım. Mesela kuru boya kalemlerini divandan yuvarlayarak hangi renkte kalemin en fazla birinci olacağını saymak (hep maviyi tutardım); boş kâğıtları silerek kenarlarını yuvarlaklaştırdığım pelikan marka veya arı mayalı pembe renkli silgileri canhıraş bir şekilde odanın duvarına fırlattıktan sonra kaleci olup sağa sola uçaraktan silginin hayali bir kaleye gol olmamasına çalışmak; bir deste iskambil kâğıdını havaya fırlatıp yerde görünür durumda kaçar tane maça-kupa-karo-sinek kâğıdı olduğunu sayıp bu gruplar arasında eblehçe yarışmalar düzenlemek (hep sineği tutmuşumdur) bunlardan ilk aklıma gelenleri. Ama bir acayip his daha vardı ki onu anlatmadan geçemeyeceğim (sonradan bunun birçok çocukta “default” olarak bulunduğunu öğrendim). Masa altları, iki koltuk arası boşluk, dolap içleri, yastıklardan özenle oluşturulan tünelsi mekânlar gibi dar, miniminicik ve hatta eciş bücüş yerler bulup öylece içine girerek kıvrılmak. Eminim ki psikoloji ilmiyle uğraşanların bunun için iyi bir açıklaması vardır. Hatta ana rahmine (neden her yerde anne denir de rahimle birlikte en eski Türkçeye başvurulur bilinmez) duyulan özlem ve oradaki 9 aylık süre boyunca hissedilen güven duygusunun tekrar tekrar hissedilmesi arzusu falan gibi bir açıklamanın varlığından neredeyse eminim. Muhtemelen bende de böylesi bir istek vardı. Ya da eşek kadar adam olana dek içinde yattığım ve artık sığmadığım için dizlerimi büküp yan yan uyumaktan başka şansımın olmadığı karyolamdan kalan değişik bir alışkanlıkla da böylesi bir yönlenme gösteriyor olduğum söylenebilir.

Sebebi her ne olursa olsun kişi çocukken böylesi dar mekânlarda barınmak ister bazen. Bu yolda azımsanamayacak sayıda sabi, kendisini fark etmeden kanepenin üzerine atlayan tombik halası veya teyzesi yüzünden aşağı doğru bombeleşen somyaların altında kalıp hakkın rahmetine kavuşmuştur. Burada o sabileri de anmışken ve gözlerimiz “yahu bizim halalar külliyen tombikti ama neyse ki hep emniyetli zulalara konuşlanmışız valla” düşüncesinin de etkisiyle hafif sulanmışken her birine Allahtan rahmet dileyelim.

Her neyse sevgili okuyucular. Konuyu daha da fazla dağıtmadan toparlamaya çalışayım. Karain mağarasının koskocaman girişini görür görmez çocukluktan kalma bu his içimden geçi-geçiverdi. Madem ki âdemoğlunda böylesi bir eğilim var, e peki o zaman bu atalarımız Âdem’e daha yakın vakitlerde vücut bulmalarına rağmen nasıl da böyle devasa bir mağarada kendilerini rahat hissetmişlerdi diye düşündüm. Bu düşüncem mağaranın içlerine gittikçe daha da arttı ve “yok be Ginola’m, sen o vakitlerin adamı değilmişsin” nihai kararı ile de noktalandı diyebilirim.

Mağara kapısı birkaç metre yükseklikteydi. İçeriye doğru iki ana koldan uzanan bu girişle birlikte dikkati çeken en önemli şey duvarlardaki taşın acayip rengiydi. Tüm mağara sanki 1980’lerde Elazığ’da bir kış günü 24 saat sokakta kalmış (donarak ölmediğini varsayın bir seferlik, n’olur ki) ve gözünün beyazı hariç her bir yeri islerle, kurumlarla kaplanmış gariban bir Anadoluluyu anımsatacak derecede kapkaraydı. Tabi ben cehaletimden kaynaklanan bir pervasızlıkla aklımdan bu siyahlıkla ilgili fikirler geliştirmeye başlamıştım. Bunlardan hafızamda en fazla yer edeni (sanırım inanmışım, o yüzden) mağaranın cilalı taş devrine yetişemeden terk edildiği ve bu sebeple duvarlarında yüzyılların (evet bir taşı cilalamak yüzyıllar sürmüş civanlarım) kirinin pasının biriktiği ve cilanın da bulunamaması hasebiyle böyle pis pis kaldığı yönündeydi.

Heyecanımız hafiften yatışır gibi oldu ve içeriyi görme merakı iyice kendini gösterdi. İnanın dostlar oradan içeriye girerken bir reenkarnasyon hissi yüzünden mi desem ne desem, tanıdık bir duyguyla kaplanıyor kişi. Bu duygunun etkisiyle olsa gerek, kuzenle ben sanki birer maymunsuymuş, sanki birer kıl topuymuşçasına mağaraya doğru adımlarımızı coşkuyla attık. Dediğim gibi mağara iki koldan ilerliyordu. Biz sol taraftakinden aşağı doğru inmeyi uygun gördük. Sebebini birazdan anlatacağım. Eğimli bir şekilde aşağıya doğru uzayıp giden mekânda tek kelimeyle hiçbir şey yoktu. “Mağarada ne olacak ki” dediğinizi duyar gibiyim. Elbette ben de içeride kablosuz internet erişim noktası bulmayı düşünmemiştim. Ama yine de kişi tarihi bir mekân diyince hemen birkaç testi, bir iki kemik, süper tasarımlı kesici aletler falan bekliyor. Neyse ki hükümetlerimiz böylesi bulguları müze kurup içinde korumaya alacak kadar adap görmüş kişilerden oluşuyor.

Mağara duvarlarında içeriye doğru oyuklar vardı sadece. Tabi bir de taban boyunca basamaksı girinti çıkıntılar mevcuttu. Bugün bile taşrada herhangi bir müteahhit apartman diktiğinde merdivenleri becerip de adam gibi yapamıyor. Biri diğerinden uzun, kenarı yamuk, sol tarafı 25 santimetre iken sağ taraf yüksekliği 4 desimetre olan, bir katta 8 adetken eşit yükseklikteki bir üst katta 15 adede çıkabilen bu merdivenler nice teyzenin etlerle-yağlarla sıkı sıkıya çevrili korumalı kalçalarının kemiklerini peksimet misali kırı-kırıvermiştir. Bu yüzden milyon yıl evvelinden gelen bu basamakların şekilleri ile ilgili herhangi bir kötü laf duyamayacaksınız benim ağzımdan.

Duvarlarda olduğunu söylediğim oyuklara gelince. Nedense ben hala o oyukların yeni doğan bebekler için yatak olarak tasarlandığına inanmaktayım. Bu fikrimden de tarih, arkeoloji, antropoloji veya alakalı ne ilim varsa onu hatmetmiş ordinaryüs mertebesinde kişilerle de tartışsam vazgeçmeyeceğim. Çünkü böylesi naif bir tavrın atalarıma tüm diğer olası seçeneklerden daha çok yakıştığını düşünmekteyim.

Sol cenaptan bayağı bir aşağılara doğru indik. Değişik hiçbir şey yoktu. Kapkara duvarlar, basamaklar, bebek beşikleri ve biz ışıksız kalmayalım diye duvarlara döşenmiş ampuller (elbette ki o ampuller atalarımızdan kalmış olamazdı çünkü bunca zamanda hepsinin patlamış olması gerekirdi haliyle). En sonunda bu kısım sona erdi ve biz de yukarı çıkıp bir de sağ taraftan ilerlemeyi kararlaştırdık. Bunu yapmadan önceyse sol kısımdaki bazı noktalarda durup boş duvarlara bakmayı ihmal etmedik. Sonuçta burası bir tarihi eserdi ve giriş kısmında bizi de oldukça heyecanlandırmıştı. Her ne kadar içeride hiçbir şey olmasa da bizim “vay be demek burada yaşamışlar, may be demek burada oturmuşlar” tarzında şaşırma efektli iç sesler (hatta bazen dış) üretmememiz, içinde bulunduğumuz toplumsal sınıf bakımından olanak dışıydı elbette (ilk episodda belirttiğim üzere bizler kültürlü bireyleriz).

Tekrar girişe kadar çıktık. Bu kısımda sizlere anlatmam gereken iki önemli konu var. Lakin bunlardan hangisini önce anlatırsam diğerine yazık olmaz diye düşünmeden edemiyorum. Yine de zamansal olarak hangisini önce fark ettiysek ondan bahsetmek sanırım daha iyi olacak.

Mağara girişini ilk gördüğümüz anda fark ettiğimiz bir diğer detay da orada yalnız olmadığımızdı. Elbette ki bazılarınız “behey Tosun, tüm dünyanın bildiği ve merak ettiği bir yere akın akın turist geldiğini tahmin edememek olur mu hiç” şeklinde fikirlere gark olmaktasınız. Ama hemen atlamayın sevgili okuyucular. Çünkü aranızda daha azınlıkta da olsa cin gibi bazı okurlar hemen bilim insanlarının içlerinde yanan araştırma ışığı ile bu mağarayı mesken tutmuş olacaklarını tahmin edebildiler şüphesiz. Evet. Mağaranın sağ tarafa uzanan kısmının hemen başında bir grup akademisyen yerleri fırçalamaktaydılar. Elbette ki temizlik amaçlı olmayan bu girişimin esas gayesi bizi bize en iyi anlatacak şeyler olan tarihi kalıntılara (üç beş adet de olsa) sağlıklı bir şekilde erişebilmekti. Biz de üç aşağı beş yukarı o kişiler ile aynı camiadan olduğumuz, kültürlü olduğumuz, saygılı olduğumuz ve hatta farklı düzlemlerde de olsa (gerek radyolojik görüntüleme merkezlerinde gerekse bilgisayarlarımızın başında)benzer gayelerle iş başına koyulan bireyler olduğumuz için onları rahatsız etmeden göreceğimizi görüp gitmeye karar vermiştik. Daha sonra yukarıda anlattığım sol cenap gezisini gerçekleştirdik. Sağ tarafa temkinli bir şekilde akademikleri rahatsız etmeden girmek üzere tekrar mağaranın girişine çıktığımızda da bir süre çekinerek etrafta dolanıp sağa sola bakmayı tercih ettik. Malum onlar sağ tarafın girişindeydiler ve biz de onların yanından geçip içeriye girmeden önce etrafa meraklı bakışlar atarak ve yüzümüzde yaptıkları işe ne derece saygı duyduğumuzu gösteren bir ifade takınarak kendimizi olaya hazırlamaya çalışmaktaydık.

Bu bakışların acayip bir dumur detayı ile sonuçlanacağını elbette ki o anda kestirmemiz imkânsızdı. Ne miydi bu detay? Elbette ki bir sonraki episodda öğreneceksiniz.

August 07

Prehistorik Mağaraya İade-i Ziyaret (Episod 4)

İlk üç bölümü kaçıranlar alttaki girdilerden okuyabilirler...

 

Müzenin büyülü (!!) atmosferini terkedip, gittikçe daha da büyüyen ve artık tatmin edilmezse bir yara olarak ilelebet içimizde kalacak olan Karain Mağarası gezme iştahımızın peşinden yola koyulduk. Görevli bize eller ve kollar ağırlıklı bir iletişim yöntemi ile takip etmemiz gereken yolu tarif etti. İşaret ettiği tarafta benim aklımdaki mağara imgesine uyan herhangi bir şey görünmemekteydi fakat devletimiz böylesine kutsal bir görev için yanlış bilgi verebilecek bir bireyi işe almış olamazdı. Görevli öyle diyorsa mutlaka mağara orada olmalıydı.

Başladık yürümeye. Anadolu’nun kaderi sarı, anlamsız otlar ile bezenmiş olan tepe, yakınına gelince sanki Himalayalarmışcasına gözümde büyümüştü. Tepenin etrafında dolana uzana ilerleyen bir merdivensi oluşum vardı. Merdiven olduğunu arada bir göze çarpan basamağa benzer çıkıntılar sayesinde anlayabiliyorduk. Meçhule giden iki yolcu şeklinde bu belli belirsiz merdivene teslim ettik kendimizi.

Şimdi sevgili okuyucular, değerli dostlar; “ne olur ki, merdivenle çıkıverin üç beş basamak” diye düşünüyor olabilirsiniz. Elbette ki bu sizin hakkınız. Lakin kazın ayağı öyle değil. Commodore 64 zamanına yetişmiş olanlarınız mutlaka hatırlayacaklardır. Nice genç dimağ, nice maharetli beden, nice koç yiğit Aztec ismindeki oyunda hayatlarının bir veya birkaç yılını heder etmişlerdir. Babaların bir ay boyunca çalışıp eve getirdikleri rızık, hayırlı bir amaç için tüketilemeden kıytırık joysticklerce sömürülüp hiç edilegelmiştir o yıllarda. İşte Aztec oyununu hatırlayanlar bizim o gün çektiğimiz cefayı çok iyi anlayacaklardır. Oyunun bir bölümünde ufukta görünmeye başlayan tapınağa doğru koşarak erişmekle görevliydiniz. Ama o esnada sağ ve solda dizili olan okçular sizi hedef alaraktan kah kafa bölgenize kah belden aşağınıza oklar fırlatmaktadırlar. Siz bir yandan ileriye olanca hızınızla koşarken bir yandan da bu nereden atılacağı belli olmayan oklardan çömelerek veya sıçrayarak kaçmaya çalışıyordunuz. Kahraman ya “Yahu neden kafama kafama atıyorsunuz ki okları? Zaten kafam olsa neden burda koşayım a babacanlar” diye sızlanır ya da “La orya atma hadım edecen gencecik yaşta” cinsinden orta anadolulu yakınmalar sergiler ve siz de oyundan açıklanamaz bir haz duyarsınız. Oyunun eziyetsel tarafı ise yolun hiç bitmemesidir. Ben ve etrafımdaki arkadaşlarım, hepimiz tapınağa erişemeden şehit düştük, kutsal yolda toprak olduk. İşte bizim merdiven de aynen o bitmek bilmez yol gibiydi. Sanki merdivenimsiye başvurmaksızın tepeye kendi bireysel çabamızla tırmanmaya çalışsak çok daha rahat erişirmişiz gibiydi. Ama işte turizm heyecanı ve önceki episodlarda bahsetmiş olduğum veletlik döneminden kalan Karain Mağarası merakı bizi yıldıramayacaktı. O mağarayı görecektik bugün.

Merdiveni çıkarken bir yandan da neden mağaranın tepede olduğunu düşünmekteydim. Atalarımız neden altta bir çukur açmak yerine önce en tepeye çıkıp sonra aşağıya doğru mağara oluşturarak inmeyi tercih etsinlerdi? Şimdi aranızda pozitif bilimlere batıp çıkmış birçok şahıs o zamanki koşullarda barınma ve güvenlik için çetin doğa şartlarına ayak direnebilecek en mantıklı seçeneğin böylesi bir çözümle sağlanabildiğini ileri süreceklerdir. Ki muhtemelen bu doğrudur da. Ama yarın öbürgün dünyanın başka bir yerinde aynı döneme ait yer yüzeyinde yapılmış ve sağladığı nefis barınma olanağı sayesinde kiracılarına hayatta kalma ve üreyerek çoğalma şansı tanımış harikulade bir mağara bulunursa o zaman bu aynı arkadaşlarımız ne derler bilemiyorum.

Tamı tamına 2 adet Red Kid çizgi romanı okunabilecek veya bir buçuk porsiyon karışık ızgara yutulabilecek veya ortalama büyüklükte bir deneysel çalışmanın istatistiksel analizi yapılabilecek veya üç lif-bir keselik iyi bir banyo yapılabilecek kadar bir zaman sonra tepenin en tepesine eriştik. Eriştik ki bir de ne görelim. Koskocaman bir mağara girişi. İçerisi kapkaranlık ve ürkütücü. Etraftaki en ufak bir sinek vızıltısının bile yankılanarak büyüdüğü bir derin boşluk. İlk 3-5 saniyede gördüğümüz görüntü ile bir anda hem o mahşeri merdiven maceramızı hem de aşağıda kalan müzemsi işkenceyi unutuvermiştik. Öylesine görkemli ve esrarengiz bir girişi vardı ki mağaranın, iyi ki geldik diye düşünmeden edemedik.

Ama dostlar, bu ülkede büyüyüp serpilmenin size getirdiği bir özellik şudur ki (belki de dünyanın her yerinde böyledir); herhangi bir kamusal keyif alma girişiminiz sizi asla tam olarak memnun edemeyecektir. Her ne yaparsanız yapın, her ne kadar ümitle işe girişirseniz girişin mutlaka bir yerinde büyük bir sakatlık ortaya çıkacaktır ve siz bu sakatlıkları çok fazla umursamadan yapmakta olduğunuz aktiviteye devam edebilme yetisi ne derece kazanmış olursanız hayattan da o derece zevk alabilirsiniz demektir. İşte bu gerçeğin bilinç altımda yerleşmiş olması ve beni hemencecik dürterek uyarması, aşırı heyecanlı pozisyondan normale kesin dönüş yapmamı sağladı.

Acaba ilk izlenim mi daha doğruydu yoksa içimde pörtleyiveren ve heves frenleyen adaptif his mi galip gelecekti. İşte bu sorunun cevabı da 5 numaralı episoda kaldı sevgili okuyucu… 

July 03

Prehistorik Mağaraya İade-i Ziyaret (Episod 3)

 
İlk iki bölümü kaçıranlar alttaki girdilerden okuyabilirler...
 

                 Müzenin içine girince ilk evvel gördüğüm şey yanmış yağdan ve harlı ateşten eciş bücüşleşip zift rengi bir doku ile kaplanmış yumurta sahanı ve bir küçük tüp oldu. Hayır dostlar, atalarımızın böylesine malzemelerle karın doyurduklarını sandığımı söyleyerek basit espirilerle pirim yapmaya çalışacağımı düşünüyorsanız elbette ki yanılıyorsunuz. Ben halden anlayan bir insan olarak kendimi yönlendirdim yönlendireli beklenmeyen şeylerin beklenmeyen yerlerde ortaya çıkabilmesine şaşırmama erdemini kazandığım için gariban müze görevlisinin hemen her gün karnını doyurmasına yarayan bu teçhizatı da hoşgörü ile karşıladım. Oysa ki malumunuz böylesi görüntüleri gizli kamera ile çekip tüylerimizi diken diken ettireceklerini iddia eden 1990’ların nice araştırmacı gazetecileri yüzünden hala her gittiği lokantanın mutfağında aşçı çorabı, her yuttuğu ekmeğin hamurunda fare pisliği, her gezdiği müzenin deposunda çürümeye terk edilmiş süperötesi tarihi değerler olduğunu sanan paranoik nesilleriz bizler. Öyle ki unlu mamüller üreten bazı işletmelerde üretim anı canlı olarak kameralar ve LCD televizyonlar ile meraklı ve titiz müşterilere izlettirilmektedir. Gerçi aramızdan paranoyasını bir basamak daha yukarı taşımış olanlar bu görüntüyü görür görmez “kesin bi kere videoya çekmişler sonra da hep aynı görüntüyü yayınlayıp duruyorlar” fikrini hemencecik benimseyip cesur işletmecilere bile ithamda bulunmakta sakınca görmemektedirler. Yine de ustabaşı ile kurulacak mikrofon aracılı bir canlı yayının bu tür yersiz şüpheleri de ortadan kaldıracağı günler elbette ki gelecektir.

                Müze görevlisi, etraftaki günlük hayatın izlerini taşıyan nesnelere odaklanmamızdansa camekanlar içerisinde sergilenen insanlık tarihinin en önemli bulgularına yönelmemizi sağlamak için hemen bizi o tarafa sürükledi. Zaten toplam dört veya beş adet büyük camekan vardı. Bunların her birisinde de hepsi varoluşumuzu kavramamız bakımından oldukça değerli olan, zekice tasarlanmış, ergonomik, çok fonksiyonlu kullanılabilen, kah cilalı kah yontma taş eserler bulunmaktaydı tahminimce. Ben daha ilkini incelemeye fırsat bulamadan kuzenim heyecanla birinden diğerine koşmaya başlamıştı bile. Ben ise ilk taş bulgunun yanına yanaşıp dikkatli gözlerle onu incelemeye başladım.

Ben fıtıratım gereği fazla tez canlı olmayan biriyim. Aslında tez canlılığın da ötesinde, bu taşı hevesle incelememin altında yatan bambaşka bir sebep var ki bunu paylaşmadan geçersem sizleri yanlış yönlendirmiş olurum.  Ta Antalya’dan beri yol boyunca “bu sefer ilgilenecem tarihi eserlerle, okuyup öğrenecem neymiş ne değillermiş, bakacam gerekirse dakikalarca, yapacam, edecem, ilgimi verecem” gibi bir dizi kendi kendine verilmiş söz ile motivasyonumu artırmaya çalışıyordum. Tıpkı bir çoğumuzun küçükken okulun başlayacağı günün gecesinde yatağına uzanınca aklından geçirdiği “bu sene var ya, günü gününe çalışacam oolum” sözleri gibi.

Bu sebeptendir ki ilk taşın sağına soluna eğilip, gözlerimi kah kısıp kah patlatırcasına pörtletip, öndeki yazıyı pür dikkat okuyup, toplamda bu eseri içime sindirmem takriben 6 dakikamı aldı. Öndeki yazı demişken. Yazıda taşa verilen ve bir nefeste okunması asla mümkün olmayan Latince bir isim vardı (Latince de tek kelimesini bilmediğimiz halde görür görmez tanıyabildiğimiz tek dil olsa gerek). Bu ismin altında taşın M.Ö. kaç yılına ait olduğu, atalarımız tarafından hangi amaçlarla kullanıldığı, bulunup müzemize kazandırılma tarihi gibi her biri birbirinden değerli birçok bilgi vardı. Ben tüm bu bilgileri nasıl uzun vadede hafızamda saklayabileceğimi düşünerek ikinci taşa gözlerimi çevirdim. Gözlerimin ikinci taşa değmesiyle birlikte tüm motivasyonum yok oldu. Bu taşın birinciden tek farkı dikkatlice bakınca uç kısmında bir yerde farkedilen belli belirsiz sivrilikti. Bununla birlikte taşın adı bambaşka bir karmaşık Latince kelime idi ve altında yazan öykü de oldukça farklıydı. İki taş arasında 850 yıllık bir tarihsel geçmiş olduğu iddia edilmekteydi ve taşların iddia edilen kullanımları birbirinden tamamıyla farklıydı.

İşte bunları görünce bütün o biriktirdiğim motivasyonum bir anda dibe vurdu ve içimdeki o “ne ki bu ki?” adamı fırsat bu fırsat diyerek tekrar beni ele geçiriverdi. O dakikadan itibaren müze benim gözümde bitmişti. Doğada bile kolaylıkla bulunabilecek iki tane taşı bizim atalarımız en az 850 yıl uğraşıp üretmiş olamazlardı. Hem olsalardı bile birbirine bu kadar benzer iki taştan böylesine farklı işlevlerde faydalanmış olmaları aklın ve mantığın sınırları dışındaydı. İster cilalamış olsunlar ister yontmuş olsunlar 2007 senesinde benim bu eserleri görüp de içimde “vay be gördün mü demek bu güne gelmek için tüm bu basamakları nasıl da atlamışız, nasıl da zamanla gelişip müreffeh günlere uzanmışız” hissiyatına kapılmam eşyamın tabiatına aykırıydı.

Gezimizin müze kısmı ziyaretinde camekanlar ardında sergilenmekte olan taş aletlere bir daha zinhar dönüp bakmadım. Gubidik aletlerin içerdikleri anlam benim bu dünyadaki varlığımın ifade ettiği toplam anlamdan binlerce kat daha fazla da olsa benim için onların değeri sıfırdı artık. Antik kuntik şehirlerde bulunan tas, testi, çömlek ve toprak güveçlerin (!!!) kendi varlığım bakımından önemsiz olduğuna bir kez daha karar verdim. Aslına bu kararı yıllar evvel kesin ve kati olarak bir sualtı izleme atraksiyonu sırasında vermiştim ama demek ki yeterince içime sindirememişim (o gezide tabanında 10 cm2’lik kapkalın bir cam bulunan teknemsi bir deniz aracıyla bir adanın kıyı şeridini takip ederken tayfalar tarafından “camdan bakın dostlar aşağıda ne medeniyetler ne uygarlıklar göreceksiniz” gazları ile tüm yolcular kafa tokuşturarak gözlerimizi o hiçbir şey görünmeyen pencereye dikivermiştik ve fakat elimize geçen bir iki çömlek silüeti ve kırık bir testi hayali olmuştu).

Ufacık tek göz müzede taşlardan soğuduktan sonra gözüme çarpan ilk şey duvarda asılı temsili bir resimdi. O resimde Karain Mağarası’nı mesken edinmiş ilkel insan öncülleri gösterilmeye çalışılmaktaydı. Maymunun bir basamak daha medenisi, elleri kolları uzun bu kıllı canlılar resimde neşe içinde oynaşırlarmış gibi gösterilmekteydi. Sosyal hayata önem verdiklerini vurgulamak için düşünülmüş olsa gerekti bu resim. Mahrem yerleri bizzat daha da kıllı resmedilmiş bu dedelerimiz, evrimi özetleyen o meşur figürde yavaştan iki ayağı üzerinde doğrulmaya başlayan geçiş dönemi varlıkları olmalıydılar. “Amma bel ağrısı çekmişlerdir” diye geçirdim içimden. “Bakma sen böyle neşe içinde oynaştıklarına, av bir dert, su bulmak bir dert, yok dinazor çocuğu yuttu, yok ejder lav saçtı tüm kürkü yaktı, yok yavrucağımın anası diğer dişilere benziyor kaybettin mi ara ki bulasın” diye de devam ettim. Benim dalgın bakışlar ile resmi süzdüğümü gören müze görevlisi yanıma yanaştı ve dikti gözlerini duvardaki rahmetlilere. Sanki çocukken kaybettiği dedesinin resmine bakar gibi bir içlendi önce. Sonra postürünü biraz değiştirdi ve şöyle dedi: “Diskoviride izledim bir seferinde, o vakitler hava çok soğuk olduğu için Allah onları çok kıllı yaratmış. Üşümesinler diye. Kazak pantulon gibiymiş o tüyleri ağbiy”.

Kuzenimin müzeden sıkılması bir on dakikamızı aldı. Eminim şu atalardan biri cana gelse o on dakikada, sıkıntıdan yumurta sahanını kemire yalaya tertemiz yapıverirdi.

Mağaraya yolculuk…bir sonraki episodda….

 

June 21

Prehistorik Mağaraya İade-i Ziyaret (Episod 2)

İlk bölümü kaçıranlar bir alttaki girdide okuyabilirler...              

 

                 İddaadan yatmıştım. Hem de 10 maçlı bomba bir kupon yapmış ve tekini bile bilemeden bombayı kendi yanımda yöremde patlatmıştım. Karain mağarasını içerisinde barındıran tepedeki mağara girişi meğerse merdivenle tırmanmayı gerektirecek bir yükseklikteymiş. Sekiz on basamak çıkıp mağaraya erişiriz diye düşünerek merdivenlere yöneldik. Bu arada böylesine leziz bir prehistorik ortamı halkın kültürel zenginleşmesine açan yetkililerimiz elbette ki konu ile ilgili müzemsi bir oluşumu da eksik etmemişlerdi. Yetkili kişi giysisi ile bezenmiş ve sıcaktan nereli olduğu hariç hiçbir bilgiyi aklında tutamayacak kıvama erişmiş gençten bir bey bizi müzemsi kulübenin içine davet etti. İçeride çok önemli tarihi kalıntıların sergilendiğini, bu kalıntılara bakarak yaşamımızda ne şekil bir artı değer kazanabileceğimizi, atalarımızın (hem insan hem de memleketli olarak atalarımızdı onlar) nasıl bir evrimsel süreçten geçerek dizüstü bilgisayarlardan Honduras’da kız tavlama mertebesine eriştiğini daha iyi idrak edebileceğimiz umudu ile kendimizi camekanların bulunduğu minik odaya attık.

                Burada eklenmesi gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. Evet tarih, geçmiş yaşamlar, kültür, turistik etkinlik, müze aksiyonu vesaire. Bunlar insanlığın önemli değerleridir. Buna toplumsal anlamda itiraz edecek değilim. Gelin görün ki sebebinin ne olduğu tam olarak kestirilemeyen bireysel farklılıklardır bizi biz eden. Ve ben varoluşum gereği ilgimi çeken veya çekmeyen şeyleri sınıflandırırken bir bilinçsiz, bir ilgisizmişçesine duyarsız tercihler yapagelen bir bireyim. Daha ufak bir çocukken 23 Nisan törenlerine heyecanla katılan yaşdaşlarımın aksine “e madem tatil neden uyumuyoruz da erkenden kalkıp solucanlı çimlerle kaplı şehir stadyumuna gidip saatlerce ayakta duruyoruz” minvalinden yakınmalarda bulunarak ebeveynlerimin endişeli bakışlarına hedef olurdum. Gidilip görülen yeni mekanlarda bir görevmişçesine peşine düşülen turistik ve tarihi kalıntıların benim üzerinde boğucu bir etki yaratması, böyle anlarda bahaneler bulup kaçmam, tepki toplamama rağmen ortamlarda müzeler ve kültür yuvaları hakkında ileri geri konuşmam beni tanıyanlarca tepki ile karşılansa da ben buydum işte. Konya gezisinde sadece etli ekmek peşine düşüp Mevlana Hazretlerinin türbesine zahmet edip girip bir bakmamam, Peri Bacaları Peri Bacaları dedikleri ne menem bir şeymiş acaba diye çıkılan gezide aile efradı perilerin bacalarını yakından incelerken benim arabada durup TRT radyosu eşliğinde uyuklamam, Cennet-Cehennem adı ile anılagelen fantastik mekanda “bu ne biçim cennet yahu merdivenlen in in erişilmiyo, ben gelemem böylesi sıkıntıya” diyerekten geri çıkıp kenardaki büfede kola yudumlamam gibi skandalla biten kültürel faaliyetlerdi benim yaşamıma damga vuran.

                Peki neden Karain Mağarası diyeceksiniz doğal olarak. Karain Mağarası, çünkü içimde yer etmiş daha bastıbacak bir veletken. Karain Mağarası, çünkü bir pazar öğleden sonrasında izlenen Maymunlar Cehennemi filmi işlemiş beynimin az sayıdaki kıvrımına. Arkasında kıl yumağı atalarımızla beraber bir Raquel Welch çıkar gibi hayal etmişim mağaranın görkemli kapısını. İşte budur dostlar beni mağaraya çeken, tarihle aramda belki de naif bir barışma töreni düzenleme umudu barındıran, kültür ortamında birkaç tecrübe ile sabit cümlecik kurabilmem ihtimali yaşatan ve güneşin altında 1523 dereceye varan Antalya sıcağında mağara peşinde koşmamı sağlayan.

                Peki müzede ve mağarada neler oldu? Bir sonraki episoda kadar sabredin.

June 19

Prehistorik Mağaraya İade-i Ziyaret (Episod 1)

Prehistorik Mağaraya Tarihin Son Noktasından İade-i Ziyaret

(Önce Oradan Geldiler!)

Episod 1

 

Mekan:                    Antalya

Zaman:                   O ana kadar yaşanmış olan insanlık tarihinin son saniyesi

Oyuncular:              Kağıt üzerinde ülkenin ve ailelerinin medar-ı iftiharı üst eğitimli iki kişi

Isı:                           Gölgede 48, gölgede değilsen 1523 derece

 

Eğitim belasına bulaşışımızın üçüncü veya dördüncü yılında hayın ve zalım yazılı kağıtlarına el yazısı ile özene bezene ve fakat eciş bücüş yazageldiğimiz bir mağaranın ismiydi. Okul öncesi eğitiminde anneannem tarafından sıkı sıkıya ezberletilen ve kaybolursam polislerin yüzüne yüzüne şaşırmadan haykırmam gerektiği belletilen ev adresim gibi hafızamın en derinliklerine kazımıştım “Karain” kelimesini. Gerçi sürekli taşınan kiracı memur ailesinin kaderi gereği daha bir gonca, bir taze fidan bile olmayan minicik beynimle tam 4 farklı adresi ezberleyerek aslında anaokulu ve ilkokul 1 boyunca öğrenilen toplam bilgiden daha fazlasına 5 yaşımda sahip olmak zorunda kalmıştım ama olsundu. Güvenlik önemlidir.

                Sonra yıllar geçti ve geçti, zaman aktı ve aktı; ilk, orta lise derken ülkenin başka başka yüksek öğretim kurumlarında yüksek yüksek öğretimlere katıldım ve ezberime bir deliymiş gibi, bir sapıkmış gibi acaip şeyler nakşedegeldim. Bunların arasında “Lö Şatelya prensibi, Lopital kuralı, kurbağaların kalbinin kaç odalı olduğu, sağ el kuralı, İnebahtı Savaşından sonra söylenen o meşur söz, bakı faktörü, Anadolu’da kendir ve kenevirin en çok yetiştiği coğrafi bölgeler, felan, fıstık” gibi ülkemizin bu hassas günlerinde her vatandaşın bilmesi gereken bilgiler bulunmaktaydı.

                Velhasılı kelam, en sonunda Antalya şehrini mesken tutup orta yaş psikolojisine tepetaklak girmenin ilk adımı olan iş bulma aşamasını da atlattıktan sonra bu bilgilerden birkaçının ne kadar da hayatın içinden, ne kadar da harikulade, ne kadar da mürdüm eriği olduğunu gün geçtikçe görmeye başladım. Beni bu günlere getiren birbirinden değerli öğretmenler, hocalar, profesörler, asistanlar ve cümle eğitim neferlerine her gece yatmadan evvel defahatle Ayet-el Kürsi okumayı kendime düstur edindim.

                Yaz sıcaklığı mevsim normallerinin hali hazırda yaşanagelen dünya koşulları bakımından en anormal şekilde seyrettiği bir mekan olan şehr-i Antalya’da, rahatlayıp mutlu olmaktan çok iyicene kaydığım bir yıllık izin macerası esnasında can sıkıntısı ve değişiklik arayışıyla süslenmiş bir tatil gününe tekabul etmekte bu anlatacaklarım.

                Eğitim dayağını yaş itibarı ile benden de daha fazla yemiş bir birey olan sevgili kuzenimle aynı döneme denk gelen bu izin günümüzde bir atraksiyon yapmaya karar verdik. Atraksiyon yapmaya karar vermek mi, hangi atraksiyonu yapmaya karar vermek mi? Esas önemli konu buydu. Ve fakat aile geleneğimizin gerektirdiği üzere (huyumuz batsın), eski Yunan’da iki dilbaz filozofun yapmış olduğu şiddette hazin ve çaresiz bir konuşma gerçekleştirmeden herhangi bir karar alamazdık. Kaosu önce yarattık ardından da olası en acaip karar ile ortadan kaldırdık (kararın acaipliği daha sonra gösterdi kendini). Karain Mağarası’na gidilecekti…

                İki kuzen atladık arabaya ve yöneldik şehir dışında kavrulmaktan imanı gevremiş toprağın kucağına. Elimizde Hürriyet Gazetesi’nin 15 sene evvel verdiği, Antalya neminde kalmaktan yavşadıkça yavşamış, kat yerlerinden yırtılmış, el değdikçe tiksinç bir kalıntı bırakan garabet bir harita. Gözlerimiz yol kenarlarındaki sarı renkli turistik mekan tabelalarında. Azmimiz Aziz Yıldırım’a, hevesimiz Samet Aybaba’ya, neşemiz Güzide Kasacı’ya, coşkumuz Kalipso Kralı Metin Ersoy’a denk. Memleketimizin köyleri gübre kokulu, yolları mıcır dokulu. Havada asılı bir güneş, ki kim bilir kaç yüz neanderthal’in kıllı bedenlerinden kaç bin ton ter akıtmış, kaç pişiğe, kaç mantara sebep olmuş tarih boyunca. Şimdi bizim klimamızın yalancı soğuğuna dışarıdan nefretle bakıyor.

                Araya sora bulduk sonunda mekanı. Ben ta 8-9 yaşımdan beri her Karain Mağarası lafını duyduğumda gözümde bir görüntü canlandırmış olduğumu o an farkettim. Çünkü arabadan inip etrafa baktığımda sanki New York beklerken Mogadişu görmüşçesine afalladım, bir iki adım attım topalladım. Aşırı duygusal bir adam olduğumu ve gördüğüm şeyin yarattığı hayal kırıklığı ile adım atmakta zorlanıp topalladığımı sanmayın sakın dostlar. Topallamamın sebebi kafam kadar taşlarla ve NBA’da serbest atış kullanan insan azmanı basketçilerin koltuk altlarındaki kıllar kadar çalı çırpıyla bezeli yoldu. Ayağımda şehir hayatında gururla giyip tango havalarla gezip tozduğum modern zaman ayakkabıları, kıçımda bir asgari ücretlinin 15 günlük yevmiyesine denk ama beş para etmez kot pantolonumla bu meşakkatli yolu nasıl aşacağımı düşünüyorken ben, kuzenle yola koyulduk.

                İleride, uzak sayılabilecek bir yerde kocaman bir tepeye gitmemiz gerekiyordu. Yirmi birinci yüzyıl terbiyesinden geçmiş beynimle mağaranın tepenin başladığı yerde başlayacağını ve yüzeye paralel bir şekilde tepenin altından ilerleyeceğini düşünmüştüm. O yüzden tepeye kadar giden bu meşakkatli yol tek engel gibi gelmekteydi bana. Heyecan dozumuz fiziksel zorlukları yenmeye yardımcı olur bazen. İşte bu yol da böyle bitivermişti. Ama tepenin yanına geldiğimizde benim tahminimin tek bir maçı bile tutmamış bir idda kuponuymuşcasına eriyip bitişine şahit oldum.

                Sonra mı?? Bir sonraki episodda….               

June 04

Sevgili Günlük

 

“Gün geçtikçe konuşası azalıyor insanın. Bitiyor gönlündeki kelamı. İki lafın belini kırmak için sabırsızlıkla beklenen hiç kimse kalmıyor. Limon gibi sıkılıyor, sıkılıyor, sıkılıyor yüreği gün be gün ve tek damla suyu kalmayınca öylece duruveriyor köşesinde. Artık ne tadına son rötüşları verebileceği nefis bir kısır, ne de sıcağına karışıp kendini koyvereceği bir tas çorba kalmayınca, bitiveriyor yürek. Kendini bile eğleyecek üç satır lafı kalmıyor bir zaman sonra. Alışmanın en geri dönülmezi başlıyor yani. Elektro şok sadece atmasını sağlıyor kalbin, yaşamasını değil.”

 

Sevgili günlük;

Kaldırımlarında envai çeşit sigaranın ezik büzük izmaritlerinden ve kimi tazecikken kimiyse iyicene kuruduktan sonra hakkın rahmetine kavuşmuş olan söğüt yapraklarından geçilmeyen; kaldırım taşlarının rengi seçilmeyen bu şehirden merhaba. Ilık rüzgarlarına tav olup kandığım, masmavi gözlerinin beni seveceğini, kıpkızıl saçlarının göğsüme değeceğini, pembecik dudaklarının sabahlara kadar her bir yanımı öpeceğini sandığım bu şehirden merhaba. Yüreği aşkıyla yanıp kavrulan sadık yavuklusunu burnunun dibinde bile farketmeyip başkalarına yar olan bu taşlanasıca kadının eteklerinden, şehrimden sana merhaba.

Sevgili günlük;

Böylesine bir yok olup gidişin şahidi diye polis kayıtlarına bu şehri yazmaları ne yazık. Ellerinde her daim papatya sarısı, dağlarında güneşin en karşı konulmaz kırmızısı, bir soluk alışında çiçek tarlalarının iç gıcıklayan kokusu, göz yaşında incilerin en pırıltılısı, çapkın göz süzüşünde gördüğün göreceğin tüm güzel bayanların en alımlısı saklı, umutsuz bir aşkla sevdiğim bu şehirden merhaba.

 

“Beni bu halimle görmen inan ki utancın son sınırı. Eşsiz teninin üstünde ümitsiz ve yılgın adımlarımın izleri kalsın istemezdim. Yüzümü döktüm denizine, akıntılarınla temzileyip götürmeni istemezdim.

Evsizlerin ve sarhoşların ve belaya bulaşmışların ve esrarkeşlerin ve şairlerin vazgeçemediği. Bu bitmişliğimle ve içi boş yüreğimle engel olamadım, ben de düştüm aşkına. İncecik beline, geniş kalçalarına, kıpır kıpır ayak bileklerine, saçının kızılına, gözünün mavisine sar beni.

Adalarında ilkbahara değil kışa aşık olduğum, kahkahalarından çok göz yaşlarına yanıp tutuştuğum, dillerine hayran zulmüne müptela olduğum; geçmişin ve geleceğin en güzel gelini. Sırf sokaklarına sinmiş o erguvan tazeliğini severek dünyamdan geçeceğim İstanbul.

Kan kokulu ellerimle toprağına geliyorum, tek ki bir kez al beni koynuna. “

 

Zaman ve mekanlar dolusu geçmişin içinden geldim tekrar sayfalarına dokundum ya, sevgili günlük; yine sana merhaba.

March 01

Sevgili Günlük

Sevgili Günlük;

Trevor McTriviri isimli İrlanda’lı bir baba ve Bostwana’lı bir anneden dünyaya gelme İngiliz vatandaşı bir yazarın çok beğendiğim bir yazısını seninle paylaşmak istiyorum. Bu yazı ile kendi hayatım arasındaki büyük benzerlik ve bu benzerlikten yola çıkarak sana anlatmaya çalışacağım hislerim bizi birbirimize iyice yakınlaştıracaktır. Senin kağıtlarını kendi beyin pekmezim ile kirletmek ve beyin pekmezimi de hayatın tahini ile karıştırıp defalarca yemek bu meczup zaman tüketicisinin yegane eğlencesi haline gelmişse eğer, emsallerinin 15 yaşındaki yeniyetmelerce acemi aşk oldu-bittileriyle doldurulmasını kıskanmaktan başka senin elinden ne gelir canım günlüğüm.

İşte bahsettiğim yazı şöyle;

“En güzel hediyesi bu dünyaya batının; klozet. Diğerleri ve diğerleri de güzel elbet. Ama en güzeli klozet.

Çocukluk senelerimi heba eden bir mekandı tuvalet. Ölü bir uzayın ölü bir boyutuydu, gudubet. Tevekkeli değil uzayda karadelik varlığı, etme hayret. Karadelikleri evrenin ayak yolu farzet. Yalıtılmış bir mekanda bedensel bir eziyet. Yok olup giden zamana bir tas suyla eşlik et.

Bir geçiş döneminde girivermişti hayatıma, hem alaturkalı hem alafrangalı evlerde çeşit çeşit marifet. Evimin annesi için temizlik bir iffet. Velahasılı kelam öyle zırt pırt kullanmamaya dikkat et.

Mümkün mü sanırsın bir eskiden bir yeniye su gibi geçmek olmadan vahşet. Sen ki belirlemişsin varoluşunu sanki sürecekmişcesine ilelebet. Her ne kadar alışıklığın var ise onlar ile idare et. Değil mi ki herkeslerin de hayatı bencileyin yarı gönüllü bir mahkumiyet. Heyhat, gel de böylesi bir muteber buluşu kendi mahremiyetine zerk et.

Ve bir zaman baktık gördük ki ne güzel bir mekandır bu klozet.  Otur oturabildiğince, dilediğin minvalde neşriyatı hatmet. İster tetris oyna ister playstation portable ile ol havlet. Artık ne o eski hayatın lanet, ne de ayak bileklerine bir zulumdur tuvalet.

Aydınlanma çağın başlamıştır artık, yöresinde kallavi bir kütüphane inşa et. Gün olur Red Kid ile Apaçilerin ateş suyuna icazet. Gün olur bir Latin Amerika masalında düşmanındır Pinochet. Bazı vakit tarihin sahnesinde toz yuttuğunu sanıp oluverirsin Hamlet.

Diğerleri ve diğer diğerleri de oldukça faydalı buluşlardır elbet. Ama modern dünyanın en paha biçilmez hizmetidir klozet. “

İşte Sevgili Günlük, yazı bu. Ne kadar da güzel işlemiş konuyu McTriviri. Gerçekten de öyle. Klozet birçok bireysel aydınlanma hareketine ışık tutmuş bir mekan olarak tarihin en önemli oturma fasilitesi olmuştur. Öyle ki Kral 13. Louis’nin tahtı mı yoksa seramik Vitra klozetlerinden herhangi birisi mi diye sorsalar hiç düşünmeden klozeti tercih ederim.

Peki klozetin bu saymakla bitmez faydalarından en önemlisi gibi görünen lakin hayatıma katkılarının olumlu mu olumsuz mu olduğu konusunda aylardır kafamı patlattığım bir husus var ki bu günkü yazımın temelini oluşturmakta. Kitap okuma katalizörlüğü.

Ben ki miniminnacık zihinsel gelişimimin bütününü klozet üzerinde gerçekleştirmiş bir gariban faniyim. Sosyal ortamların çekimser ve ezik bireyinden, “benim de söyleyeceklerim var” kademesine bir basamakcık da olsa yükselmeme vesile olan çalıntı esprilerimin; hararetli politik tartışmaların ritmini bozan kulaktan dolma, acemi yorumlarımın; sanal ortamlarda dişi-kişileri etkileyebilme gayesiyle yazılmış ve fakat ya kelimelerinden biri eksik kalmış ya da şairinin ismi yanlış hatırlanmış edebi lakırdılarımın tümünü klozet sayesinde kazandım. Üzerinde yüzlerce dergi karıştırdım, onlarca kitap bitirdim. Kah ilkokul ünite dergilerindeki “okuduğumuzu anladık mı?” tarzı selfservis feedback girişimlerimden, kah “anladığımızı gerçekten okuduk mu?” adını verdiğim kendi icadım testten aldığım düşük notlar ile yıldım, terledim, bezdim ve üzüldüm.  

Ama işte zaman akıp gidiyor. Akıp giden herşey gibi o da önüne birşeyler katıp gidiyor. Katıp giden herşey akıp gittiği heryere birşeyler atıp gidiyor. Ve atılıp giden herşey akıp gitme devam ettiği sürece beynimizin içine istemesek de birsürü birsürü şeyler batırıp gidiyor. Demem o ki, zaman diye birşeyin olmaması imkansızmış. Çünkü durmak yok. Çünkü durmak sadece film şeridinde veya bir fotoğrafta anlam bulur. Ki bu saydıklarımın hiçbiri aslında durmaz. Çünkü biz onlara bakarız. Biz baktıkça aklımızdan birşeyler akar. Resmin anlamı sadece biz ona bakıp da aklımızdan birşeyler akıttığımız için mümkün olabilir. Zaman, aklımız aktığı için akar. Yani zaman olmasaydı bile biz biz olduğumuz sürece bir şey yine akıp giderdi. Biz ölü olduğumuzda da zaten zamanın olup olmaması artık önemli değildir. Çünkü aklım olmadıktan sonra zaman olmuş ya da olmamış ne farkeder.

İşte günlük tam da gelmeye çalıştığım nokta buydu ve ben elimde olmadan buraya geldim. Sana edeceğim şikayet de bununla alakalı. Dedim ya, zaman aktı ve ben klozette okudum da okudum. Miniminiminnacık kafamın içini okuya okuya azıcıcık doldurdum. Doldurdukça kafam minnacıka terfi etti ve ben azıcık daha okudum. Azıcık okumamla kafam minik oldu ve ben biraz daha okudum. Zaman geçti ve ben artık küçültme sıfatlarını beğenmez oldum. Laf yarıştırır, kalp atıştırır oldum. Okudukça bir şey bildim sandım. Bildiğim şeyi doğru bilip bilmediğimi bile bilmeden bildik ve sıradan bir çok bilmiş oldum.

Her kim bir laf etse beğenmez oldum. Her kim bir laf etmese O’nun yerine ben eder oldum. Laf ettikçe ettiğim lafa inanır oldum. İnandıkça güvenir oldum. Güvendikçe sınır tanımaz oldum ve işte geldim en sonunda herkesin başına adam oldum.

İşte günlük tam da burada emekli olmak istiyorum. Klozetin etrafından kitapları, dergileri kaldırmak; aslında hala eskisi kadar ufacıcık olan beynimi boşluklarla doldurmak; başıbozuk kendine güven hissimi “six feet under” bir mezara gömmek ve her ilmeğini dokuyuşumda çok harika bir model ortaya çıktığını zannettiğim kandırılmış ukalalık hırkasını, esasen kambur olan ve fakat Arnold Schwarzenegger’inmişcesine etrafa satmaya çalıştığım eciş bücüş sırtımdan çıkarmak istiyorum.

Günlüğüm beni affet ve tekrar sayfalarına al. Ben hala senin aptal yazarınım. Klozetlerle ilişkimi törpüledim ve sana geri geldim.

Yine eskisi gibi beni işletip kandırabilirsin. Küçük yalanlarına inandırabilirsin. Olmayacağını bildiğimi ukalaca haykırmayacağım hayallere gözlerimi daldırabilirsin. İnanmayacaksın belki ama yine eskisi gibi bütün varoluşuma elinden geldiğince saldırabilirsin.

Günlüğüm beni önce affet ve sonra senin zamanının herhangi bir durmuş anına sayfa ayracı misali tekrar koy. Koy ve tüm gücünle sıkıştır orada beni. Sıkıştır ki pembe kapaklarının arasından yere akıtabilesin içimdeki bu zehri.

Ben ki kara kaşlı boş bakışlı sahibinim senin.

February 12

Bir Akşam Yemeği ve Bilge Kaan

BEYAZ PEYNİR – DEFNE YAPRAĞI – YUFKA – FERİDE – PAVAROTTİ – EL KREMİ – SINIF – PEKMEZ – BORU – KASET ÇALAR – BECERİKLİ – PEYNİR – BAĞIŞ – DÜNYA – ŞEFTALİ – TEBEŞİR – TEKİR – BEZİK – PERMATİK – PAYLAŞIM – ÖRGÜ – FANTA – GEZEGEN – BÖREK – ABDAL – PÖTİBÖR – FERSAH - ŞAKACI

 

Benle yaşıt mavi, melamin kahvaltı tabağına tam yağlı beyaz peynirimi özenerek doğradım. Fırından tepsiyi çıkarıp defne yaprağının verdiği koku ile iyice dayanılmaz bir iştah uyandıran hamsi buğulamadan dolu dolu bir tabak hazırladım. Özellikle bu keyifli yemek için bir gün evvelden yufka alıp hazırladığım ve az evvel kızarttığım sigara böreklerini de sofraya koydum. Herşey hazır olunca içeriden Feride’yi çağırdım ve O gelmeden de yine benle yaşıt olan teybe bir Pavarotti kaseti yerleştirdim.

Feride bir elinin üstünde beyaz bir topak el kremi ile sofraya geldi. Almanya’dan teyzemlerin getirdiği orijinal Nivea el kreminin kokusu öylesine belirgindi ki hamsiyi bile bastırıyordu. Feride, her zaman yaptığı gibi yemeğini “sınıf sınıf” sesleri çıkararak iyice bir kokladı. O sırada ben ise evdeki son tahini dün sabah pekmeze katarak harcadığımı ve bu yüzden kabak tatlısını tahinsiz yemek zornda kalacağımızı düşünüyordum.

Tam o esnada Pavarotti’nin sesi sanki bir filin Afrika Bozkırlarında alabildiğine bağırışan çığlığı gibi garip bir hal almaya başladı. Emektar teyp kaseti sarmıştı. Elime 0,9 basmalı kurşun kaleminin gövde kısmındaki boruyu alıp kaset çalarda sarılı şekilde dönmeye çabalayan bandı toparlamak üzere masadan kalktım. Bu konuda pratiğe dayalı bir tecrübem olduğu için becerikli ellerimle bandı koparmadan eski haline getirdim.

Peynir tabağına geri döndüğümde Feride’nin ufak bir parça hariç tüm tabağı bitirmiş olduğunu gördüm. O kalan son parça sanki acınarak yapılmış bir bağış gibi tabağın orta yerinde hüzün içerisinde durmuş bana bakıyordu. O an tüm dünyam kabuğu soyulduğu için zaptedilmesi zorlaşan kaygan bir şeftali gibi ellerimden kayıp yuvarlanıverdi sanki. Amerika’lı bir dedektif gelip yerde yuvarlanan ölü dünyamın şeklini elindeki tebeşirle yerin tahta döşemesine çizmiş gibiydi. Ve sanki bir tekir kedi öylece cansız yerde duran şeftaliyi bir yün yumağıymışcasına ön patileriyle hoyratça itip kakıyordu. Yahut bezik masasında tüm kağıtları dağıtılmış bir kahvehane müdavimi gibiydim. Ufak bir peynir parçasının üzerimde böylesi bir etki göstermiş olması hem şaşırtıcı hem de üzücüydü.

Neden sonra, pazartesi sabahı traşını olurken Permatik bıçağın yüzünü kesişi ile bir anda uyanıp kendine gelen 30 yıllık devlet memuru misali ben de irkilerek kendimi buldum.

O şaşkınlıkla Feride’ye kızgın bir şekilde paylaşımın önemini anlatmaya başladım. Tüm peyniri yemesi hiç de kibar bir davranış değildi. O kadar hevesle başlayan bu nefis ziyafet gecesi, tüm olan bitenlerle birlikte karma karışık bir el örgüsü modeli gibi sarpa sarmıştı. İçki içme isteğim sıfırlandığından gidip kendime koca bir bardak Fanta doldurdum.

Dünyam artık her ne kadar kedinin patileri arasında yuvarlanmıyorsa da, samanyolundan ayrılıp yeni bir yıldız sistemi arayan şaşkın bir gezegen gibiydi.

Sigara böreğine saldırdım ben de. Peynirin intikamını Feride’den almalıydım. Teybe en dertlisinden bir Pir Sultan Abdal türküsü koyup sesini iyice açtım.

Feride hayal kırıklığımı anlamıştı. Gözlerindeki nemli bakıştan olup biten herşey için gerçekten üzgün olduğunu hissettim. İçim acıdı. O an, büsküvili pastada kabın dibini boşluksuz kaplayan Pötibörler gibi bir pişmanlık hissi kapladı bünyemi. Bu hisle beraber O’na yine ilk günki şiddette bir aşk belirdi içimde. Bu his önceki olumsuzluklara kıyasla öylesine baskındı ki, mutluluğum mutsuzluğumu fersah fersah geçivermişti.

Hamsileri yiyip rakımı yudumlarken hayatın kendisini düşündüm…. Ve “şakacı” diye seslendim içimden Tengri’ye.  

February 06

Fotolar Güncellendi

marifet sanki..."fötölör güncöllündü"...tööbe
August 09

Leylücana İlan-ı Aşk

 

 

Yapamadum siporumu ömrümce

Gas guvveti bulamadum Leylücan

Goccuman bir aşk böyüttüm gonlümce

Günü geldü sana virdim Leylücan

 

Evvel iken gorhar idüm ayudan

Dağcılığa uzah durdum Leylücan

Ok fırlayup batuverür yayundan

Isunmadum okçuluğa Leylücan

 

Gılınç gelür körlük eder gozüme

Eskirimden hazzetmedim Leylücan

Sumo donu heç uyar mu özüme

Sipor içün sumo yapmam Leylücan

 

Heves ettim kıriketi oynayam

Ülkemizde yaygın değil Leylücan

Sergey Bubka kimin sırıh atlayam

İlk seferde çat gırıldı Leylücan

 

Goştum yetüverdüm labut başuna

Bovling papuç mantar etti Leylücan

Istakasu çarpuverdü gaşuma

Sevemedüm bilardoyu Leylücan

 

Param yohtu fitbol topu alayım

Tenekeye tekmik attım Leylücan

Ayakkabu önlerden açulunca

Bubam jübilemü yaptu Leylücan

 

Ergen iken heves ettim basgete

Tatil vahtü gursa gittüm Leylücan

Dürüplünktü ribayunttu derkene

Dil dönmedü kayıt sildüm Leylücan

 

Yimek masasunda Esem terlüklen

Gardeşümlen pinpon ettük Leylücan

Anam geldi gördü bizi netlüklen

Terlük izi gaba ette Leylücan

 

Mayk Taysına niyet ettim benzeyem

Tek zumzuhta yeri öptüm Leylücan

Köyde dapdar pantolonlan gezmeyem

Dörtnal, tırıs bana haram Leylücan

 

Veleybolda bir denedim şansımı

Sımaçöre hedef oldum Leylücan

Latin mi öğrenem lirik dansı mı

Gıyafetler yakuşmadu Leylücan

 

Yirmibeşte gördüm ilk kez denizi

Sudan gurhtum yüzemedüm Leylücan

Dedi sığda yapılmazmış birisi

Rüzgar sörfü edemedüm Leylücan

 

Hayat boyu engel çıhtı sipora

Gas, gondüsyon yapamadum Leylücan

Mahle fitnısına verdim gapora

Vıccıh terden giremedüm Leylücan

 

Velhasılı ben büyüdüm gız gibi

Lakin gonlüm seni sevdi Leylücan

Anamgili yollayacam yaz gibi

Tek dileğim bana varman Leylücan

 

Artiz gibin yahışıhlı değilim

Ama ince bir ruhum var Leylücan

Kölen olam huzurunda eğilim

Saf aşkıma garşuluh ver Leylücan

 

June 08

Cemil İle Batuhan

Gecelerden bir gece, vakit hiç geçmiyordu

Ay yüzünü göstermiş, bulutlar uçmuyordu

 

Bir öğrenci evinde, alışılmış geceydi

Etraf kir pas içinde, cepte para cüceydi

 

Cemil ile Batuhan, iki kadim dost idi

En fazla yedikleri, bir sucuklu tost idi

 

Gündüz kimya sınavı, yarınsa başka biri

Bu acayip okula, kim gömdü sizi diri

 

Akşam eve geldiler, biraz soluk aldılar

Guruldayan karınla, hayallere daldılar

 

Evde hiç yemek yoktu, kuru ekmekten gayrı

Oysa insan evladı, ölür yemekten ayrı

 

Batuhan hafif tombik, yanakları kırmızı

Görseniz Oğuz Kağan, yeni içmiş kımızı

 

Cemil ise incecik, sanırsınız hiç yemez

Velâkin bir bilseniz, kebaba hayır demez

 

İki aç arkadaşın, o kadar az parası

Hep bomboş çalışmaktan, mide ülser yarası

 

Konu komşu tanımaz, bir kap yemek vermezler

Öğrenci milletini, zaten asla sevmezler

 

Cemil koydu parayı, en fazla çeyrek döner

O kadarcık yer ise, gözünün feri söner

 

Batuhan’da az biraz, kâğıt paralar çıktı

Ne olsa ikisi de, hazır çorbadan bıktı

 

Yarın sınav organik, bizde organ kalmadı

Bu gece de yemezsek, mide asit salmadı

 

Sekizinci caddede, köfteci Şirin Baba

Nefis kokoreç yapar, dadandırır dolaba

 

İki genç evlerinden, koyuldular yollara

Bulup Şirin Baba’yı, atıldılar kollara

 

Ceplerindeki para, yetti iki köfteye

Oysaki akılları, takılmıştı bifteğe

 

Bu masalın kıssası, kalır isen parasız

Sanma ömür geçecek, sanki dertsiz tasasız

 

Bugün levrek buğlama, fırında ördek yutan

Birgün gelir bulamaz, olur Recai Kutan

 

Hissenin kıssasını, en sonunda şaşırdım

Okuyanın sabrını, tam da burda taşırdım

 

Dostlar söyleyin bana, nedir geyiğe derman

Henry’den Claudia’dan, Pepsi kaçırmış Erman

 

Duramadım burada, klavyeyi zorladım

Lakin dayanamadım, kafam düştü horladım

 

Tosun Abdal ilgili, koşmaya ve maniye

Neşe doludur bana, verdiğin her saniye

 

 

             Tosun Abdal

May 29

sevgili günlük

Sevgili günlük

 

Mektepte birlikte biyolojik yaşamın bin bir türünü anlatmışlardı seneler evvel. "Ne işimize yarayacaklar" başlığı altında dinleyip geçmiştik. Benim kafam kocaman ve biraz da haddinden fazla boşluk barındırdığından olsa gerek, gereksiz şeylerin tutulduğu kısım da sanırım diğer âdemoğullarına nispeten daha büyük. O zamandan bu zamana aklımda kalmış bu saçma sapan bilgiler. Yok volvoks kolonisiymiş yok mercan polipi ile yosunlar arasındaki işbirliğiymiş ara sıra aklıma geliverirler.

 

Diyeceksin ki nerden çıktı şimdi bu simbiyoz yaşam hadisesi. Desire Delano Bouterse yüzünden. Bugün telefonum garip bir numara ile taciz edildiğinde, diğer tarafta tam 12 yıldır görmediğim, görmek bir yana haberini bile almadığım Desire’nin olacağı aklımın ucundan bile geçmiyordu tabi ki. Ama ben telefonu açar açmaz coşku dolu bir sesle bana kendisini hatırlatan Desire ile konuşuyor olma durumu gerçeküstüydü.

 

Desire’yi Hollanda’daki öğrencilik yıllarımda tanımıştım. Yurda yerleştiğim gün yemek sırasında elindeki kola şişesini üstüme boca etmesi ile birlikte ilk konuşmamızı karşılıklı kibarlık gösterileri eşliğinde yapmıştık. Her ikimiz de eski kıtanın bu medeniyet yuvasına zar zor imkân bulup  kendini eğitebilmek amacıyla gelmiş çekingen, ezik ve hatta sönük üçüncü dünya ülkesi vatandaşları olduğumuzdan ve derdini anlatabilecek kadar İngilizce konuşabildiğimizden, dökülen kolanın Hollanda hayatlarımızı kolaylaştıracağını hemencecik hissedivermiş ve yerde köpürdemeye devam eden kola misali kaynaşmıştık. Bu Surinam doğumlu, kel kafalı, Yaşar Doğu kadar kuvvetli, Sinyor Bartu gibi ince bilekli, bir anda parlayıp hemencecik yatışabilen, gözlerinin sarısının orta yerinde çakmak çakmak zekâ fışkırtan göz bebekleri olan, dişleri tüm kara derililerde olduğu gibi bembeyaz, 3 tel sakalını her sabah özenle tıraşlayan insan azmanı pamuk kalpli adam orada geçirdiğim 3 yıl boyunca en yakın arkadaşım oldu.

 

Yarı garabet yarı gurbet Hollanda maceramda simbiyoz yaşam kurduğum Desire'yi özlemişim.

 

Yarın Desire burada olacak. Evimi hazırladım, bulaşıkları yıkadım, çorapları topladım, evde yanlızlık sinmiş her eşyayı görünmeyen yerlere tıktım, yiyecek birşeyler aldım, saatimi kurdum, sabahı beklemeye koyuldum. Bakalım onca yıl sonra neler değişmiş? Sana anlatacağım...

 

Sevgili günlük;

 

Kara derili arkadaşım, gri günlere beyaz bir inci tanesi yuvarlayıverecek mi...göreceğiz....

May 02

sevgili günlük

Sevgili günlük;

 

Bugün yıllardır yapmadığım çok zevkli bir işi yaptım. Her zamanki gibi istediğim keyifli şeylere zaman ayırma problemi yaşadığım için bunu bir türlü gerçekleştirememiştim. Bugünse böylesine bir şeyi yapmak için yeterinde sıradan hissediyordum. Zaten heyecanlı şeyleri yapabilecek kıvama gelmek için hissiz geçen bir güne gereksinim duyan batasıca kişiliğim yüzünden böylesine nadir oluyor sanırım orijinal girişimlerim. 

 

İş çıkışında ilk evvel Sunay ve Gürol’u atlatmak zorunda kaldım. Gürol’un squash oynadığı otele gidip patates-bira keyfi yapacaklarmış. Sen de gel dediler. Dolmuş durağında tesadüfen görürlerse onları ektiğimi anlamasınlar diye Sarıyer’de oturan halamı ziyaret etmem gerektiğini, çünkü memleketten diğer iki halamın geldiğini söyledim. Hatta bu aile ziyareti bahanesine öylesine kaptırmışım ki kendimi, heyecanla konuşmaya devam ederken halalardan birinin eliyle göğsünde bir kitle hissettiğini, panikleyip iyi bir doktora göstermek için hemen İstanbul’a geldiğini, evlenmemiş ve zaman içinde kendini diğer aile mensuplarının yardımına koşmaya adamış olan diğer halamı da her ihtimale karşı yanında getirdiğini anlattım. Böylesine şehvetle anlattığım bir hikâye sayesinde tam 13 yıldır görmediğim bu iki halamın yüzleri gözlerimin önünde beliriverdi. Evet, bir an gerçekten gördüm onları ve normale dönmem için arkadaşlar gittikten sonra kendi kendimi şiddetle dürtmem gerekti.

 

Önce yürüyerek Beşiktaş’a indim. Sonra Sarıyer dolmuşlarının anakonda misali kıvrılarak göz alabildiğine uzadığı sıraya girdim. Taktım kulaklıklarımı ve sonuna kadar açtım geçen doğum günümde işyerindeki arkadaşların ortaklaşa aldıkları Minton MP3 player’ın sesini. İlk çalan şarkıyla kesildim tüm dünyevi etkileşimlerden: “İmparator Zaman”. Şarkılar çaldı, zaman ilerledi. Sıra bana geldiğinde tam 42 dakikadır bekliyor olduğumu fark ettim.

 

Kıyı yolundan dolanan dolmuşlarla Sarıyer’e gitmek ne kadar keyifliymiş hatırladım. Yol boyunca kâh boğazda dolaşan gemileri kâh kıyı boyunca gezinen insanları izledim. Boğaza nazır halı sahada futbol oynayan liseli çocuklar, bahçe kapıları sıkı sıkıya kapalı yalılar, sahil güvenliğin acayip görünümlü deniz araçları, martıların sırtlarında ve denizin minik dalgacıklarında göz alabildiğine parlayan güneş. Neden tekrar gelmek için bu kadar zaman beklemişim diye düşündüm.

 

Sarıyer’e gelince Orduevi’nin yanındaki vapur iskelesinin önünde indim. İş çıkışı vaktine denk gelen yolculuğum tam 1 saat 15 dakikamı almıştı. Ama zaten bu yolu gitmeyi ziyadesiyle özlemiş olduğum için oralı olmadım. Vapur saatini kaçırdığımdan 18 dakika da Sarıyer’de dolaşıp durdum. Balık lokantalarının içlerinden yükselen nefis kokuları kediler gibi koklayarak geçip, Sarıyer muhallebicilerinin içerisine göz atarak zaten tavana vurmuş olan açlığımı ve iştahımı iyice kabarttım. Böylece büyük ve mutlu sona doğru adım adım yaklaşıyordum.

 

Adına vapur dedikleri ama bana eskiden beri Trabzon türkülerinde sıkça yâd edilen “takayı” çağrıştıran acayip deniz aracına atlayıp sağ yanımda boğazın kendisini, sol yanımda ise boğazın Karadeniz’e açıldığı yeri izlemeye doyamayarak Anadolu Kavağı’na doğru tarifsiz bir keyifle ilerledim. Neden özel bir beğeniyle anıldıklarını başka hiçbir durumda anlayamadığım rüzgâr ve gün batımı sadece burada, Sarıyer-Anadolu Kavağı vapur hattının orta yerinde güzel oluyor. Hava hafiften kararmıştı ve boğazın yeni yeni yanmaya başlayan ışıkları bir zamandan diğerine, bir mekândan diğerine geçişimi törenle kutluyorlardı.

 

Sevgili günlük;

 

Bugün Anadolu Kavağı’nda midye tava yedim. Unutulmaz olduğu gerçeği yıllardır unutmamış olmam hasebiyle zaten bilimsel olarak da kanıtlanmış olan bu tat, Kavak’ın nevi şahsına münhasır atmosferi ile damaktan, mideye, mideden benliğe, benlikten de sonsuz bir yerleşim yeri olarak beynimin ta içine ilerliyordu. Daha vapurdan inmeden etrafı saran nefis deniz mahsulü kokuları, iner inmez ışıkları ile beni karşılayan balık lokantaları, sokaklara taşmış ayaküstü karın doyurma mabetleri olan pişirme tezgâhları, sanki 1000 yıldır burada duruyorlarmış hissi veren sokak müdavimi ihtiyarlar, tüm bu manzaranın arasında sinsice konuşlanmış semt dükkânları, seneler evvelinde çok uzun süre konuşmaktan kulaklarımın her gün kızarıp ağrımasına sebep olan telefon kulübeleri...Neredeyse her şey hatırladığım gibi yerli yerindeydi.

 

Eskiden sürekli gittiğim bir tezgâha doğru yanaştım. Tezgâhın başında midyeleri kocaman yağ tenceresinin içinden çıkarıp önce süzülmeleri için kenarda bekleten, daha sonra yarım ekmeğin arasına bırakan, midyelerin geçirildiği tahta çöpleri kim bilir kaçıncı kez çekip üstüne midye tavayı daha da lezzetlendiren o sarımsaklı sosu kim bilir kaçıncı kez döken adamı hemen hatırladım; Sürekli müşterisi olduğum günlerden beri tanıdığım Eşref Abi. Saçları hafifçe kırlaşmıştı ama kalıbı hala aynıydı. Sanki bu tezgâhın sahibi değil de Ankara Siteler’de bir marangoz dükkânının ustabaşıymış gibi incecik kalmayı başarmıştı. Ben ise o zamanlara göre 25 kilo daha ağırdım. 

 

Yanına yanaştım ve bol soslu bir midye tava istedim. Hemen yeni midye şişlerini yağın içine bırakıverdi. Beni hatırlamayacağından emin olduğum için kendimi tanıtmaya yeltenmedim bile. Az ilerde dumanın daha az eriştiği bir iskemle seçip oturdum. Etraftaki iyice eskiyen evleri ve karşı kıyıdaki ışıkları izledim. İlk midye tavamı ısırdığım anda ise sanki tüm hayat durmuş gibiydi. Sanki ben de 100 yıldır sokakla birlikte yaşlanmadan yaşayan kaldırım taşlarından biri olmuştum o an. Nefis midye tava, nefis sos, nefis hava, nefis bir hayatta olması gereken yegâne şeylerdi. İkinci ve üçüncü midyeyi de mideme yolladıktan sonra Eşref Abi’ye parayı ödeyip yukarılara doğru yürümeye başladım. Kıyıdan üst taraflara çıkan dik yokuşlardan birine yöneldim. Astsubay lojmanlarının önüne kadar çıktım. Hem o kadar midyeyi kısa sürede yumuşturmuş olmam, hem de gerçekte o sokağın taşlarından biri olmadığım için yaşlanarak yaşamış olmam yüzünden nefesim kesilmişti. Bir süre dinlendim ve tekrar kıyıya inip bir tur da orada attım. Zaten en son vapurun vakti de yaklaşmıştı. Jetonumu aldım ve suları izleyerek beklemeye koyuldum.

 

Sulara baktım, havayı kokladım. Sulara baktım, bir rüzgâr esti üşür gibi oldum. Sulara baktım, bir kedi sesine kulak kesildim. Sulara baktım, sanki sulara bir batıp çıktım. Buraya kadar gelip sular gibi geçen zamana baktım, sanki zamana bir batıp çıktım.

 

Sevgili günlük;

 

Arada bir zamana batıp çıkmak ne güzel. İçinden bir eski tat midye tava yiyebilmek ne güzel. Delifişek bir geçmiş vaktini hissedip aynı telefon ahizelerinde kulak kızartmak ne güzel. Bir zamandan diğerine, bir mekândan diğerine geçiş noktalarını bulup sularına batıp çıkmak ne güzel.

 

Sevgili günlük;

 

Önce uyandım, sonra şimdinin yolunu bulup evime döndüm, bir bira açtım ve içtim. Bu sayfanı da böyle gıdıkladım.

April 20

diyır dayıri

Diyır dayıri.

 

Tudey iz dı dey of kompliit dizastır. Tudey iz dı dey of tandır end sarrov. E niv, anlaki layf şovd its feys tu mi tudey. Tudey, ay em no longır e membır of kılab of normıl hümınbiings. May transformeyşın bigen tudey, end probabli vil nat end in dı niyır füçır.

 

Diyır dayıri;

 

Ay disaydıd tu kuit dırinking koka kola tudey. Bikauz ay hed tu du it. Bikauz ay hev tu meinteyn may self-respekt end adapt tu e heltiyır living sıtayl. Dis is van of dı most importınt and kıritikıl disişıns of may hol layf. From nav on, ay em nat a sıtupid, kapitalist, selfiş pörsın hu daz nat keyır ebaut neyçurıl layf.

 

Dis disişın meyks me bot hepi end sori. Hepi bikauz ay vil fiil mor end mor risponsibıl ebaut evriting goying on in dis old end tayrıd vörld. Ay biliiv dis iz dı most importınt komponınt of biing e “guud pörsın”. Sori bikauz ay fiil layk luuzing e veri kıloz fırend of mayn. Kola waz a meycır part of may layf truaut past tüventi-eyt yiırs. So it vil be veri hard for mi tu quit it.

 

Diyır dayıri;

 

Lets veyt end si vat vil heppın in falloving deys. Ay biliiv ay ken du dis. Ay biliiv in mayself. Dis is a gıreyt egzemineyşın for mi tu pruuv mayself tu may ovn. Ay tırast yu in dis hard task. Pliiz dunat diseppoyint mi. Pliiz dunat liiv mi elon. Yu ar may best fırend.

April 19

sevgili günlük

sevgili günlük;
 
ilaca başlamanın üstünden 3 gün geçmişti. üç uykusuz ve istifra dolu gün daha. yaşamım boyunca çeşitli vesilelerle beyinsiz olduğumu söyleyen birçok tanıdığım olmuştu. ama hiçbirinin söylediğini bu sefer kendi kendime bulduğum kadar ciddiye almamıştım. hipotalamusu yoksa kişinin beyni de yoktur. son kararım bu. hem ilacın açlık merkezini (yada beynin kendisini) üç gündür arayıp da bulamıyor oluşu hem de senelerdir doyma hissine tam olarak erişememiş olmam birlikte düşünüldüğünde akla gelen tek cevap benim fiziksel manada beyinsizliğim. evet. sanırım yok çünkü işlevleri de yok.
 
bunu böyle kabul edince işlerim daha bir kolaylaştı. insanın kendinde oduğuna inandığı her "iyi" şey aslında yaşamda başına "kötü" bir şey olarak geri dönüyor. zekana inanıyorsan sürekli salaklıklarını göz ardı ediyorsun. ağız tadına güvenip yenmeyecek yemekleri yer hale geliyorsun. pamuk gibi kalbim var deyip en sevdiğine hayatı zehir ediyorsun. o yüzden beyinsizliğmiin keşfi kendime ve etrafa daha bir hayırlı olmuştur diye kabul ettim sonunda.
 
her neyse günlük. işte böyle gün be gün solarken ve gözlerim tatminsiz bir uyku hissiyle dolarken imdadıma ne yetişti tahmin bile edemezsin. türk telekom !!!
 
evet. seneler evvel babam vasıtasıyla elime geçen yılbaşı eşantiyonu bir türk telekom ajandası hayatımı kurtardı. iş yerinde boş boş oturup çaresizce sayfalarını karalarken ajandanın 5 mayıs ile 6 mayıs tarihleri arasındaki sayfanın bir köşesine pembe renkler içerisinde iliştirilmiş ufacık bir servis hizmeti notuna gözüm ilişti. ve bu servis hayatımı gerçekten kurtardı.
 
"gökten üç rakam düştü: 166 masal hattı; birbirinden güzel masalları dinlemek için 166'yı hemen arayın" yazılı bu notu okumamla işyerinden numarayı çevirmem bir oldu.
 
bilmiş sesli kız çocuğunun anlamsız vurgularla anlattığı o dev anası masalı son 2 haftadır duyduğum en iyi şeydi. kızcağız dev anasının dudaklarını, memelerini, kalın sesini tarif ettikçe odadaki koltuğun içine gömüldüm kaldım. kahraman, çok başlı devin her bir başını kılıcıyla kopardıkça ben kendimden geçtim. velhasıl zamanın nasıl geçtiğini bilmeden saat 22:13 de uyandım. yemek sonrası odama girdiğim saatten sonra hiçkimse beni aramamış sormamış demekti bu. olmasam da olurmuş demekti. farkımda bile değillermiş demekti. normal bir vakitte normal bir insan için belki bütün bunlar yepyeni bir depresyona yelken açma nedeni olarak gösterilebilir ama benim durumumda sadece bir sevinme nedeni olarak kabul edildi.
 
eve geldim ve tekrar bastım tuşlara. 166. ve deliksiz uyku.
 
sevgili günlük;
 
bugün yıllar süren hapislikten sonra dışarı çıkan bir insan gibiyim. senelerce yer altında çalışmış ve sonra masa başı işi verilmiş maden işçisi gibiyim. trt izmir radyosunda 15 yıl çalışıp istifa etmiş ve çıkardığı ilk kasetle şöhrete erişmiş ses sanatçısı gibiyim.
 
sevgili günlük;
 
bugün başına iyi bişey gelmiş de şimarmış bir beyinsiz gibiyim. benden sana 166 gülümseme ... ve yatmadan önce 166 fırça darbesi ...
 
Tamam ya tamam yorum felan yazmayın..siz bilirsiniz..elinize yapışır klavye
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
Ismail Tokmakwrote:
Ortadaki güllü dallı yerin tümünü doldurmak niyetiyle giriştim de o kadar cümle yokmuş bende..
Alıntıladım.. ( ne demekse)
"
Her yere yetişilir 
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama 
Çocuğum beni bağışla 
Ahmet Abi sen de bağışla 
Boynu bükük duruyorsam eğer  
İçimden öyle geldiği için değil  
Ama hiç değil  
Ah güzel Ahmet abim benim  
İnsan yaşadığı yere benzer  
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer  
Suyunda yüzen balığa  
Toprağını iten çiçeğe  
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine  
Konyanın beyaz  
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer  
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir  
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları  
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına  
Öylesine benzer ki  
Ve avlularına  
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)  
Ve sözlerine   
(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)  
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer  
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne  
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına  
Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına  
Minibüslerine, gecekondularına  
Hasretine, yalanına benzer
Anısı işsizliktir
Acısı bilincidir
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
-- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --
Cıgara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskidenberi
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk
Bakıyorum da simdi
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
Biz eskiden seninle
İstasyonları dolaşırdık bir bir
O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
Nazilli kokardı
Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
Kadının ütülü patiskalardan bir teni
Upuzun boynu
Kirpikleri
Ve sana Ahmet Abi
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
Sofranı kurardı
Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi
Çocuklar doğururdu
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar...
Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
İşçiler
Almanya yolcusu işçiler
Kadınlar
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde bavullar, fileler
Kolonyalar, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.
Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.
"
May 26
dilaywrote:
ayyyy   çok üzüldüm oyunların süpermiş çok güzel bir çocukluk geçirmişsin sakın yakınma eeee sonuçta oyun oyundur!!!HastaPizzafotoğraflarına baktım bayıldım Adana'dan Antalya'ya yöresel yemeklerPizzaDişlekbenim fotoğrafım yok Revnak'ın var çok sinirlendimDişlekseninki bende varrDişlek
ÇOK ZAMANDIR,YILLARDIR GÖRMEDİĞİN KUZENİN DİLAY!!!Gülümseme
 
Mar. 29