Özgür 的个人资料Tosun'un Yeri照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
5月29日 sevgili günlükSevgili günlük
Mektepte birlikte biyolojik yaşamın bin bir türünü anlatmışlardı seneler evvel. "Ne işimize yarayacaklar" başlığı altında dinleyip geçmiştik. Benim kafam kocaman ve biraz da haddinden fazla boşluk barındırdığından olsa gerek, gereksiz şeylerin tutulduğu kısım da sanırım diğer âdemoğullarına nispeten daha büyük. O zamandan bu zamana aklımda kalmış bu saçma sapan bilgiler. Yok volvoks kolonisiymiş yok mercan polipi ile yosunlar arasındaki işbirliğiymiş ara sıra aklıma geliverirler.
Diyeceksin ki nerden çıktı şimdi bu simbiyoz yaşam hadisesi. Desire Delano Bouterse yüzünden. Bugün telefonum garip bir numara ile taciz edildiğinde, diğer tarafta tam 12 yıldır görmediğim, görmek bir yana haberini bile almadığım Desire’nin olacağı aklımın ucundan bile geçmiyordu tabi ki. Ama ben telefonu açar açmaz coşku dolu bir sesle bana kendisini hatırlatan Desire ile konuşuyor olma durumu gerçeküstüydü.
Desire’yi Hollanda’daki öğrencilik yıllarımda tanımıştım. Yurda yerleştiğim gün yemek sırasında elindeki kola şişesini üstüme boca etmesi ile birlikte ilk konuşmamızı karşılıklı kibarlık gösterileri eşliğinde yapmıştık. Her ikimiz de eski kıtanın bu medeniyet yuvasına zar zor imkân bulup kendini eğitebilmek amacıyla gelmiş çekingen, ezik ve hatta sönük üçüncü dünya ülkesi vatandaşları olduğumuzdan ve derdini anlatabilecek kadar İngilizce konuşabildiğimizden, dökülen kolanın Hollanda hayatlarımızı kolaylaştıracağını hemencecik hissedivermiş ve yerde köpürdemeye devam eden kola misali kaynaşmıştık. Bu Surinam doğumlu, kel kafalı, Yaşar Doğu kadar kuvvetli, Sinyor Bartu gibi ince bilekli, bir anda parlayıp hemencecik yatışabilen, gözlerinin sarısının orta yerinde çakmak çakmak zekâ fışkırtan göz bebekleri olan, dişleri tüm kara derililerde olduğu gibi bembeyaz, 3 tel sakalını her sabah özenle tıraşlayan insan azmanı pamuk kalpli adam orada geçirdiğim 3 yıl boyunca en yakın arkadaşım oldu.
Yarı garabet yarı gurbet Hollanda maceramda simbiyoz yaşam kurduğum Desire'yi özlemişim.
Yarın Desire burada olacak. Evimi hazırladım, bulaşıkları yıkadım, çorapları topladım, evde yanlızlık sinmiş her eşyayı görünmeyen yerlere tıktım, yiyecek birşeyler aldım, saatimi kurdum, sabahı beklemeye koyuldum. Bakalım onca yıl sonra neler değişmiş? Sana anlatacağım...
Sevgili günlük;
Kara derili arkadaşım, gri günlere beyaz bir inci tanesi yuvarlayıverecek mi...göreceğiz.... 5月2日 sevgili günlükSevgili günlük;
Bugün yıllardır yapmadığım çok zevkli bir işi yaptım. Her zamanki gibi istediğim keyifli şeylere zaman ayırma problemi yaşadığım için bunu bir türlü gerçekleştirememiştim. Bugünse böylesine bir şeyi yapmak için yeterinde sıradan hissediyordum. Zaten heyecanlı şeyleri yapabilecek kıvama gelmek için hissiz geçen bir güne gereksinim duyan batasıca kişiliğim yüzünden böylesine nadir oluyor sanırım orijinal girişimlerim.
İş çıkışında ilk evvel Sunay ve Gürol’u atlatmak zorunda kaldım. Gürol’un squash oynadığı otele gidip patates-bira keyfi yapacaklarmış. Sen de gel dediler. Dolmuş durağında tesadüfen görürlerse onları ektiğimi anlamasınlar diye Sarıyer’de oturan halamı ziyaret etmem gerektiğini, çünkü memleketten diğer iki halamın geldiğini söyledim. Hatta bu aile ziyareti bahanesine öylesine kaptırmışım ki kendimi, heyecanla konuşmaya devam ederken halalardan birinin eliyle göğsünde bir kitle hissettiğini, panikleyip iyi bir doktora göstermek için hemen İstanbul’a geldiğini, evlenmemiş ve zaman içinde kendini diğer aile mensuplarının yardımına koşmaya adamış olan diğer halamı da her ihtimale karşı yanında getirdiğini anlattım. Böylesine şehvetle anlattığım bir hikâye sayesinde tam 13 yıldır görmediğim bu iki halamın yüzleri gözlerimin önünde beliriverdi. Evet, bir an gerçekten gördüm onları ve normale dönmem için arkadaşlar gittikten sonra kendi kendimi şiddetle dürtmem gerekti.
Önce yürüyerek Beşiktaş’a indim. Sonra Sarıyer dolmuşlarının anakonda misali kıvrılarak göz alabildiğine uzadığı sıraya girdim. Taktım kulaklıklarımı ve sonuna kadar açtım geçen doğum günümde işyerindeki arkadaşların ortaklaşa aldıkları Minton MP3 player’ın sesini. İlk çalan şarkıyla kesildim tüm dünyevi etkileşimlerden: “İmparator Zaman”. Şarkılar çaldı, zaman ilerledi. Sıra bana geldiğinde tam 42 dakikadır bekliyor olduğumu fark ettim.
Kıyı yolundan dolanan dolmuşlarla Sarıyer’e gitmek ne kadar keyifliymiş hatırladım. Yol boyunca kâh boğazda dolaşan gemileri kâh kıyı boyunca gezinen insanları izledim. Boğaza nazır halı sahada futbol oynayan liseli çocuklar, bahçe kapıları sıkı sıkıya kapalı yalılar, sahil güvenliğin acayip görünümlü deniz araçları, martıların sırtlarında ve denizin minik dalgacıklarında göz alabildiğine parlayan güneş. Neden tekrar gelmek için bu kadar zaman beklemişim diye düşündüm.
Sarıyer’e gelince Orduevi’nin yanındaki vapur iskelesinin önünde indim. İş çıkışı vaktine denk gelen yolculuğum tam 1 saat 15 dakikamı almıştı. Ama zaten bu yolu gitmeyi ziyadesiyle özlemiş olduğum için oralı olmadım. Vapur saatini kaçırdığımdan 18 dakika da Sarıyer’de dolaşıp durdum. Balık lokantalarının içlerinden yükselen nefis kokuları kediler gibi koklayarak geçip, Sarıyer muhallebicilerinin içerisine göz atarak zaten tavana vurmuş olan açlığımı ve iştahımı iyice kabarttım. Böylece büyük ve mutlu sona doğru adım adım yaklaşıyordum.
Adına vapur dedikleri ama bana eskiden beri Trabzon türkülerinde sıkça yâd edilen “takayı” çağrıştıran acayip deniz aracına atlayıp sağ yanımda boğazın kendisini, sol yanımda ise boğazın Karadeniz’e açıldığı yeri izlemeye doyamayarak Anadolu Kavağı’na doğru tarifsiz bir keyifle ilerledim. Neden özel bir beğeniyle anıldıklarını başka hiçbir durumda anlayamadığım rüzgâr ve gün batımı sadece burada, Sarıyer-Anadolu Kavağı vapur hattının orta yerinde güzel oluyor. Hava hafiften kararmıştı ve boğazın yeni yeni yanmaya başlayan ışıkları bir zamandan diğerine, bir mekândan diğerine geçişimi törenle kutluyorlardı.
Sevgili günlük;
Bugün Anadolu Kavağı’nda midye tava yedim. Unutulmaz olduğu gerçeği yıllardır unutmamış olmam hasebiyle zaten bilimsel olarak da kanıtlanmış olan bu tat, Kavak’ın nevi şahsına münhasır atmosferi ile damaktan, mideye, mideden benliğe, benlikten de sonsuz bir yerleşim yeri olarak beynimin ta içine ilerliyordu. Daha vapurdan inmeden etrafı saran nefis deniz mahsulü kokuları, iner inmez ışıkları ile beni karşılayan balık lokantaları, sokaklara taşmış ayaküstü karın doyurma mabetleri olan pişirme tezgâhları, sanki 1000 yıldır burada duruyorlarmış hissi veren sokak müdavimi ihtiyarlar, tüm bu manzaranın arasında sinsice konuşlanmış semt dükkânları, seneler evvelinde çok uzun süre konuşmaktan kulaklarımın her gün kızarıp ağrımasına sebep olan telefon kulübeleri...Neredeyse her şey hatırladığım gibi yerli yerindeydi.
Eskiden sürekli gittiğim bir tezgâha doğru yanaştım. Tezgâhın başında midyeleri kocaman yağ tenceresinin içinden çıkarıp önce süzülmeleri için kenarda bekleten, daha sonra yarım ekmeğin arasına bırakan, midyelerin geçirildiği tahta çöpleri kim bilir kaçıncı kez çekip üstüne midye tavayı daha da lezzetlendiren o sarımsaklı sosu kim bilir kaçıncı kez döken adamı hemen hatırladım; Sürekli müşterisi olduğum günlerden beri tanıdığım Eşref Abi. Saçları hafifçe kırlaşmıştı ama kalıbı hala aynıydı. Sanki bu tezgâhın sahibi değil de Ankara Siteler’de bir marangoz dükkânının ustabaşıymış gibi incecik kalmayı başarmıştı. Ben ise o zamanlara göre 25 kilo daha ağırdım.
Yanına yanaştım ve bol soslu bir midye tava istedim. Hemen yeni midye şişlerini yağın içine bırakıverdi. Beni hatırlamayacağından emin olduğum için kendimi tanıtmaya yeltenmedim bile. Az ilerde dumanın daha az eriştiği bir iskemle seçip oturdum. Etraftaki iyice eskiyen evleri ve karşı kıyıdaki ışıkları izledim. İlk midye tavamı ısırdığım anda ise sanki tüm hayat durmuş gibiydi. Sanki ben de 100 yıldır sokakla birlikte yaşlanmadan yaşayan kaldırım taşlarından biri olmuştum o an. Nefis midye tava, nefis sos, nefis hava, nefis bir hayatta olması gereken yegâne şeylerdi. İkinci ve üçüncü midyeyi de mideme yolladıktan sonra Eşref Abi’ye parayı ödeyip yukarılara doğru yürümeye başladım. Kıyıdan üst taraflara çıkan dik yokuşlardan birine yöneldim. Astsubay lojmanlarının önüne kadar çıktım. Hem o kadar midyeyi kısa sürede yumuşturmuş olmam, hem de gerçekte o sokağın taşlarından biri olmadığım için yaşlanarak yaşamış olmam yüzünden nefesim kesilmişti. Bir süre dinlendim ve tekrar kıyıya inip bir tur da orada attım. Zaten en son vapurun vakti de yaklaşmıştı. Jetonumu aldım ve suları izleyerek beklemeye koyuldum.
Sulara baktım, havayı kokladım. Sulara baktım, bir rüzgâr esti üşür gibi oldum. Sulara baktım, bir kedi sesine kulak kesildim. Sulara baktım, sanki sulara bir batıp çıktım. Buraya kadar gelip sular gibi geçen zamana baktım, sanki zamana bir batıp çıktım.
Sevgili günlük;
Arada bir zamana batıp çıkmak ne güzel. İçinden bir eski tat midye tava yiyebilmek ne güzel. Delifişek bir geçmiş vaktini hissedip aynı telefon ahizelerinde kulak kızartmak ne güzel. Bir zamandan diğerine, bir mekândan diğerine geçiş noktalarını bulup sularına batıp çıkmak ne güzel.
Sevgili günlük;
Önce uyandım, sonra şimdinin yolunu bulup evime döndüm, bir bira açtım ve içtim. Bu sayfanı da böyle gıdıkladım. |
|
|