Özgür 的个人资料Tosun'un Yeri照片日志列表更多 工具 帮助

日志


6月21日

Prehistorik Mağaraya İade-i Ziyaret (Episod 2)

İlk bölümü kaçıranlar bir alttaki girdide okuyabilirler...              

 

                 İddaadan yatmıştım. Hem de 10 maçlı bomba bir kupon yapmış ve tekini bile bilemeden bombayı kendi yanımda yöremde patlatmıştım. Karain mağarasını içerisinde barındıran tepedeki mağara girişi meğerse merdivenle tırmanmayı gerektirecek bir yükseklikteymiş. Sekiz on basamak çıkıp mağaraya erişiriz diye düşünerek merdivenlere yöneldik. Bu arada böylesine leziz bir prehistorik ortamı halkın kültürel zenginleşmesine açan yetkililerimiz elbette ki konu ile ilgili müzemsi bir oluşumu da eksik etmemişlerdi. Yetkili kişi giysisi ile bezenmiş ve sıcaktan nereli olduğu hariç hiçbir bilgiyi aklında tutamayacak kıvama erişmiş gençten bir bey bizi müzemsi kulübenin içine davet etti. İçeride çok önemli tarihi kalıntıların sergilendiğini, bu kalıntılara bakarak yaşamımızda ne şekil bir artı değer kazanabileceğimizi, atalarımızın (hem insan hem de memleketli olarak atalarımızdı onlar) nasıl bir evrimsel süreçten geçerek dizüstü bilgisayarlardan Honduras’da kız tavlama mertebesine eriştiğini daha iyi idrak edebileceğimiz umudu ile kendimizi camekanların bulunduğu minik odaya attık.

                Burada eklenmesi gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. Evet tarih, geçmiş yaşamlar, kültür, turistik etkinlik, müze aksiyonu vesaire. Bunlar insanlığın önemli değerleridir. Buna toplumsal anlamda itiraz edecek değilim. Gelin görün ki sebebinin ne olduğu tam olarak kestirilemeyen bireysel farklılıklardır bizi biz eden. Ve ben varoluşum gereği ilgimi çeken veya çekmeyen şeyleri sınıflandırırken bir bilinçsiz, bir ilgisizmişçesine duyarsız tercihler yapagelen bir bireyim. Daha ufak bir çocukken 23 Nisan törenlerine heyecanla katılan yaşdaşlarımın aksine “e madem tatil neden uyumuyoruz da erkenden kalkıp solucanlı çimlerle kaplı şehir stadyumuna gidip saatlerce ayakta duruyoruz” minvalinden yakınmalarda bulunarak ebeveynlerimin endişeli bakışlarına hedef olurdum. Gidilip görülen yeni mekanlarda bir görevmişçesine peşine düşülen turistik ve tarihi kalıntıların benim üzerinde boğucu bir etki yaratması, böyle anlarda bahaneler bulup kaçmam, tepki toplamama rağmen ortamlarda müzeler ve kültür yuvaları hakkında ileri geri konuşmam beni tanıyanlarca tepki ile karşılansa da ben buydum işte. Konya gezisinde sadece etli ekmek peşine düşüp Mevlana Hazretlerinin türbesine zahmet edip girip bir bakmamam, Peri Bacaları Peri Bacaları dedikleri ne menem bir şeymiş acaba diye çıkılan gezide aile efradı perilerin bacalarını yakından incelerken benim arabada durup TRT radyosu eşliğinde uyuklamam, Cennet-Cehennem adı ile anılagelen fantastik mekanda “bu ne biçim cennet yahu merdivenlen in in erişilmiyo, ben gelemem böylesi sıkıntıya” diyerekten geri çıkıp kenardaki büfede kola yudumlamam gibi skandalla biten kültürel faaliyetlerdi benim yaşamıma damga vuran.

                Peki neden Karain Mağarası diyeceksiniz doğal olarak. Karain Mağarası, çünkü içimde yer etmiş daha bastıbacak bir veletken. Karain Mağarası, çünkü bir pazar öğleden sonrasında izlenen Maymunlar Cehennemi filmi işlemiş beynimin az sayıdaki kıvrımına. Arkasında kıl yumağı atalarımızla beraber bir Raquel Welch çıkar gibi hayal etmişim mağaranın görkemli kapısını. İşte budur dostlar beni mağaraya çeken, tarihle aramda belki de naif bir barışma töreni düzenleme umudu barındıran, kültür ortamında birkaç tecrübe ile sabit cümlecik kurabilmem ihtimali yaşatan ve güneşin altında 1523 dereceye varan Antalya sıcağında mağara peşinde koşmamı sağlayan.

                Peki müzede ve mağarada neler oldu? Bir sonraki episoda kadar sabredin.

6月19日

Prehistorik Mağaraya İade-i Ziyaret (Episod 1)

Prehistorik Mağaraya Tarihin Son Noktasından İade-i Ziyaret

(Önce Oradan Geldiler!)

Episod 1

 

Mekan:                    Antalya

Zaman:                   O ana kadar yaşanmış olan insanlık tarihinin son saniyesi

Oyuncular:              Kağıt üzerinde ülkenin ve ailelerinin medar-ı iftiharı üst eğitimli iki kişi

Isı:                           Gölgede 48, gölgede değilsen 1523 derece

 

Eğitim belasına bulaşışımızın üçüncü veya dördüncü yılında hayın ve zalım yazılı kağıtlarına el yazısı ile özene bezene ve fakat eciş bücüş yazageldiğimiz bir mağaranın ismiydi. Okul öncesi eğitiminde anneannem tarafından sıkı sıkıya ezberletilen ve kaybolursam polislerin yüzüne yüzüne şaşırmadan haykırmam gerektiği belletilen ev adresim gibi hafızamın en derinliklerine kazımıştım “Karain” kelimesini. Gerçi sürekli taşınan kiracı memur ailesinin kaderi gereği daha bir gonca, bir taze fidan bile olmayan minicik beynimle tam 4 farklı adresi ezberleyerek aslında anaokulu ve ilkokul 1 boyunca öğrenilen toplam bilgiden daha fazlasına 5 yaşımda sahip olmak zorunda kalmıştım ama olsundu. Güvenlik önemlidir.

                Sonra yıllar geçti ve geçti, zaman aktı ve aktı; ilk, orta lise derken ülkenin başka başka yüksek öğretim kurumlarında yüksek yüksek öğretimlere katıldım ve ezberime bir deliymiş gibi, bir sapıkmış gibi acaip şeyler nakşedegeldim. Bunların arasında “Lö Şatelya prensibi, Lopital kuralı, kurbağaların kalbinin kaç odalı olduğu, sağ el kuralı, İnebahtı Savaşından sonra söylenen o meşur söz, bakı faktörü, Anadolu’da kendir ve kenevirin en çok yetiştiği coğrafi bölgeler, felan, fıstık” gibi ülkemizin bu hassas günlerinde her vatandaşın bilmesi gereken bilgiler bulunmaktaydı.

                Velhasılı kelam, en sonunda Antalya şehrini mesken tutup orta yaş psikolojisine tepetaklak girmenin ilk adımı olan iş bulma aşamasını da atlattıktan sonra bu bilgilerden birkaçının ne kadar da hayatın içinden, ne kadar da harikulade, ne kadar da mürdüm eriği olduğunu gün geçtikçe görmeye başladım. Beni bu günlere getiren birbirinden değerli öğretmenler, hocalar, profesörler, asistanlar ve cümle eğitim neferlerine her gece yatmadan evvel defahatle Ayet-el Kürsi okumayı kendime düstur edindim.

                Yaz sıcaklığı mevsim normallerinin hali hazırda yaşanagelen dünya koşulları bakımından en anormal şekilde seyrettiği bir mekan olan şehr-i Antalya’da, rahatlayıp mutlu olmaktan çok iyicene kaydığım bir yıllık izin macerası esnasında can sıkıntısı ve değişiklik arayışıyla süslenmiş bir tatil gününe tekabul etmekte bu anlatacaklarım.

                Eğitim dayağını yaş itibarı ile benden de daha fazla yemiş bir birey olan sevgili kuzenimle aynı döneme denk gelen bu izin günümüzde bir atraksiyon yapmaya karar verdik. Atraksiyon yapmaya karar vermek mi, hangi atraksiyonu yapmaya karar vermek mi? Esas önemli konu buydu. Ve fakat aile geleneğimizin gerektirdiği üzere (huyumuz batsın), eski Yunan’da iki dilbaz filozofun yapmış olduğu şiddette hazin ve çaresiz bir konuşma gerçekleştirmeden herhangi bir karar alamazdık. Kaosu önce yarattık ardından da olası en acaip karar ile ortadan kaldırdık (kararın acaipliği daha sonra gösterdi kendini). Karain Mağarası’na gidilecekti…

                İki kuzen atladık arabaya ve yöneldik şehir dışında kavrulmaktan imanı gevremiş toprağın kucağına. Elimizde Hürriyet Gazetesi’nin 15 sene evvel verdiği, Antalya neminde kalmaktan yavşadıkça yavşamış, kat yerlerinden yırtılmış, el değdikçe tiksinç bir kalıntı bırakan garabet bir harita. Gözlerimiz yol kenarlarındaki sarı renkli turistik mekan tabelalarında. Azmimiz Aziz Yıldırım’a, hevesimiz Samet Aybaba’ya, neşemiz Güzide Kasacı’ya, coşkumuz Kalipso Kralı Metin Ersoy’a denk. Memleketimizin köyleri gübre kokulu, yolları mıcır dokulu. Havada asılı bir güneş, ki kim bilir kaç yüz neanderthal’in kıllı bedenlerinden kaç bin ton ter akıtmış, kaç pişiğe, kaç mantara sebep olmuş tarih boyunca. Şimdi bizim klimamızın yalancı soğuğuna dışarıdan nefretle bakıyor.

                Araya sora bulduk sonunda mekanı. Ben ta 8-9 yaşımdan beri her Karain Mağarası lafını duyduğumda gözümde bir görüntü canlandırmış olduğumu o an farkettim. Çünkü arabadan inip etrafa baktığımda sanki New York beklerken Mogadişu görmüşçesine afalladım, bir iki adım attım topalladım. Aşırı duygusal bir adam olduğumu ve gördüğüm şeyin yarattığı hayal kırıklığı ile adım atmakta zorlanıp topalladığımı sanmayın sakın dostlar. Topallamamın sebebi kafam kadar taşlarla ve NBA’da serbest atış kullanan insan azmanı basketçilerin koltuk altlarındaki kıllar kadar çalı çırpıyla bezeli yoldu. Ayağımda şehir hayatında gururla giyip tango havalarla gezip tozduğum modern zaman ayakkabıları, kıçımda bir asgari ücretlinin 15 günlük yevmiyesine denk ama beş para etmez kot pantolonumla bu meşakkatli yolu nasıl aşacağımı düşünüyorken ben, kuzenle yola koyulduk.

                İleride, uzak sayılabilecek bir yerde kocaman bir tepeye gitmemiz gerekiyordu. Yirmi birinci yüzyıl terbiyesinden geçmiş beynimle mağaranın tepenin başladığı yerde başlayacağını ve yüzeye paralel bir şekilde tepenin altından ilerleyeceğini düşünmüştüm. O yüzden tepeye kadar giden bu meşakkatli yol tek engel gibi gelmekteydi bana. Heyecan dozumuz fiziksel zorlukları yenmeye yardımcı olur bazen. İşte bu yol da böyle bitivermişti. Ama tepenin yanına geldiğimizde benim tahminimin tek bir maçı bile tutmamış bir idda kuponuymuşcasına eriyip bitişine şahit oldum.

                Sonra mı?? Bir sonraki episodda….               

6月4日

Sevgili Günlük

 

“Gün geçtikçe konuşası azalıyor insanın. Bitiyor gönlündeki kelamı. İki lafın belini kırmak için sabırsızlıkla beklenen hiç kimse kalmıyor. Limon gibi sıkılıyor, sıkılıyor, sıkılıyor yüreği gün be gün ve tek damla suyu kalmayınca öylece duruveriyor köşesinde. Artık ne tadına son rötüşları verebileceği nefis bir kısır, ne de sıcağına karışıp kendini koyvereceği bir tas çorba kalmayınca, bitiveriyor yürek. Kendini bile eğleyecek üç satır lafı kalmıyor bir zaman sonra. Alışmanın en geri dönülmezi başlıyor yani. Elektro şok sadece atmasını sağlıyor kalbin, yaşamasını değil.”

 

Sevgili günlük;

Kaldırımlarında envai çeşit sigaranın ezik büzük izmaritlerinden ve kimi tazecikken kimiyse iyicene kuruduktan sonra hakkın rahmetine kavuşmuş olan söğüt yapraklarından geçilmeyen; kaldırım taşlarının rengi seçilmeyen bu şehirden merhaba. Ilık rüzgarlarına tav olup kandığım, masmavi gözlerinin beni seveceğini, kıpkızıl saçlarının göğsüme değeceğini, pembecik dudaklarının sabahlara kadar her bir yanımı öpeceğini sandığım bu şehirden merhaba. Yüreği aşkıyla yanıp kavrulan sadık yavuklusunu burnunun dibinde bile farketmeyip başkalarına yar olan bu taşlanasıca kadının eteklerinden, şehrimden sana merhaba.

Sevgili günlük;

Böylesine bir yok olup gidişin şahidi diye polis kayıtlarına bu şehri yazmaları ne yazık. Ellerinde her daim papatya sarısı, dağlarında güneşin en karşı konulmaz kırmızısı, bir soluk alışında çiçek tarlalarının iç gıcıklayan kokusu, göz yaşında incilerin en pırıltılısı, çapkın göz süzüşünde gördüğün göreceğin tüm güzel bayanların en alımlısı saklı, umutsuz bir aşkla sevdiğim bu şehirden merhaba.

 

“Beni bu halimle görmen inan ki utancın son sınırı. Eşsiz teninin üstünde ümitsiz ve yılgın adımlarımın izleri kalsın istemezdim. Yüzümü döktüm denizine, akıntılarınla temzileyip götürmeni istemezdim.

Evsizlerin ve sarhoşların ve belaya bulaşmışların ve esrarkeşlerin ve şairlerin vazgeçemediği. Bu bitmişliğimle ve içi boş yüreğimle engel olamadım, ben de düştüm aşkına. İncecik beline, geniş kalçalarına, kıpır kıpır ayak bileklerine, saçının kızılına, gözünün mavisine sar beni.

Adalarında ilkbahara değil kışa aşık olduğum, kahkahalarından çok göz yaşlarına yanıp tutuştuğum, dillerine hayran zulmüne müptela olduğum; geçmişin ve geleceğin en güzel gelini. Sırf sokaklarına sinmiş o erguvan tazeliğini severek dünyamdan geçeceğim İstanbul.

Kan kokulu ellerimle toprağına geliyorum, tek ki bir kez al beni koynuna. “

 

Zaman ve mekanlar dolusu geçmişin içinden geldim tekrar sayfalarına dokundum ya, sevgili günlük; yine sana merhaba.