Özgür's profileTosun'un YeriPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
June 19 Prehistorik Mağaraya İade-i Ziyaret (Episod 1)Prehistorik Mağaraya Tarihin Son Noktasından İade-i Ziyaret (Önce Oradan Geldiler!) Episod 1
Mekan: Antalya Zaman: O ana kadar yaşanmış olan insanlık tarihinin son saniyesi Oyuncular: Kağıt üzerinde ülkenin ve ailelerinin medar-ı iftiharı üst eğitimli iki kişi Isı: Gölgede 48, gölgede değilsen 1523 derece
Eğitim belasına bulaşışımızın üçüncü veya dördüncü yılında hayın ve zalım yazılı kağıtlarına el yazısı ile özene bezene ve fakat eciş bücüş yazageldiğimiz bir mağaranın ismiydi. Okul öncesi eğitiminde anneannem tarafından sıkı sıkıya ezberletilen ve kaybolursam polislerin yüzüne yüzüne şaşırmadan haykırmam gerektiği belletilen ev adresim gibi hafızamın en derinliklerine kazımıştım “Karain” kelimesini. Gerçi sürekli taşınan kiracı memur ailesinin kaderi gereği daha bir gonca, bir taze fidan bile olmayan minicik beynimle tam 4 farklı adresi ezberleyerek aslında anaokulu ve ilkokul 1 boyunca öğrenilen toplam bilgiden daha fazlasına 5 yaşımda sahip olmak zorunda kalmıştım ama olsundu. Güvenlik önemlidir. Sonra yıllar geçti ve geçti, zaman aktı ve aktı; ilk, orta lise derken ülkenin başka başka yüksek öğretim kurumlarında yüksek yüksek öğretimlere katıldım ve ezberime bir deliymiş gibi, bir sapıkmış gibi acaip şeyler nakşedegeldim. Bunların arasında “Lö Şatelya prensibi, Lopital kuralı, kurbağaların kalbinin kaç odalı olduğu, sağ el kuralı, İnebahtı Savaşından sonra söylenen o meşur söz, bakı faktörü, Anadolu’da kendir ve kenevirin en çok yetiştiği coğrafi bölgeler, felan, fıstık” gibi ülkemizin bu hassas günlerinde her vatandaşın bilmesi gereken bilgiler bulunmaktaydı. Velhasılı kelam, en sonunda Antalya şehrini mesken tutup orta yaş psikolojisine tepetaklak girmenin ilk adımı olan iş bulma aşamasını da atlattıktan sonra bu bilgilerden birkaçının ne kadar da hayatın içinden, ne kadar da harikulade, ne kadar da mürdüm eriği olduğunu gün geçtikçe görmeye başladım. Beni bu günlere getiren birbirinden değerli öğretmenler, hocalar, profesörler, asistanlar ve cümle eğitim neferlerine her gece yatmadan evvel defahatle Ayet-el Kürsi okumayı kendime düstur edindim. Yaz sıcaklığı mevsim normallerinin hali hazırda yaşanagelen dünya koşulları bakımından en anormal şekilde seyrettiği bir mekan olan şehr-i Antalya’da, rahatlayıp mutlu olmaktan çok iyicene kaydığım bir yıllık izin macerası esnasında can sıkıntısı ve değişiklik arayışıyla süslenmiş bir tatil gününe tekabul etmekte bu anlatacaklarım. Eğitim dayağını yaş itibarı ile benden de daha fazla yemiş bir birey olan sevgili kuzenimle aynı döneme denk gelen bu izin günümüzde bir atraksiyon yapmaya karar verdik. Atraksiyon yapmaya karar vermek mi, hangi atraksiyonu yapmaya karar vermek mi? Esas önemli konu buydu. Ve fakat aile geleneğimizin gerektirdiği üzere (huyumuz batsın), eski Yunan’da iki dilbaz filozofun yapmış olduğu şiddette hazin ve çaresiz bir konuşma gerçekleştirmeden herhangi bir karar alamazdık. Kaosu önce yarattık ardından da olası en acaip karar ile ortadan kaldırdık (kararın acaipliği daha sonra gösterdi kendini). Karain Mağarası’na gidilecekti… İki kuzen atladık arabaya ve yöneldik şehir dışında kavrulmaktan imanı gevremiş toprağın kucağına. Elimizde Hürriyet Gazetesi’nin 15 sene evvel verdiği, Antalya neminde kalmaktan yavşadıkça yavşamış, kat yerlerinden yırtılmış, el değdikçe tiksinç bir kalıntı bırakan garabet bir harita. Gözlerimiz yol kenarlarındaki sarı renkli turistik mekan tabelalarında. Azmimiz Aziz Yıldırım’a, hevesimiz Samet Aybaba’ya, neşemiz Güzide Kasacı’ya, coşkumuz Kalipso Kralı Metin Ersoy’a denk. Memleketimizin köyleri gübre kokulu, yolları mıcır dokulu. Havada asılı bir güneş, ki kim bilir kaç yüz neanderthal’in kıllı bedenlerinden kaç bin ton ter akıtmış, kaç pişiğe, kaç mantara sebep olmuş tarih boyunca. Şimdi bizim klimamızın yalancı soğuğuna dışarıdan nefretle bakıyor. Araya sora bulduk sonunda mekanı. Ben ta 8-9 yaşımdan beri her Karain Mağarası lafını duyduğumda gözümde bir görüntü canlandırmış olduğumu o an farkettim. Çünkü arabadan inip etrafa baktığımda sanki New York beklerken Mogadişu görmüşçesine afalladım, bir iki adım attım topalladım. Aşırı duygusal bir adam olduğumu ve gördüğüm şeyin yarattığı hayal kırıklığı ile adım atmakta zorlanıp topalladığımı sanmayın sakın dostlar. Topallamamın sebebi kafam kadar taşlarla ve NBA’da serbest atış kullanan insan azmanı basketçilerin koltuk altlarındaki kıllar kadar çalı çırpıyla bezeli yoldu. Ayağımda şehir hayatında gururla giyip tango havalarla gezip tozduğum modern zaman ayakkabıları, kıçımda bir asgari ücretlinin 15 günlük yevmiyesine denk ama beş para etmez kot pantolonumla bu meşakkatli yolu nasıl aşacağımı düşünüyorken ben, kuzenle yola koyulduk. İleride, uzak sayılabilecek bir yerde kocaman bir tepeye gitmemiz gerekiyordu. Yirmi birinci yüzyıl terbiyesinden geçmiş beynimle mağaranın tepenin başladığı yerde başlayacağını ve yüzeye paralel bir şekilde tepenin altından ilerleyeceğini düşünmüştüm. O yüzden tepeye kadar giden bu meşakkatli yol tek engel gibi gelmekteydi bana. Heyecan dozumuz fiziksel zorlukları yenmeye yardımcı olur bazen. İşte bu yol da böyle bitivermişti. Ama tepenin yanına geldiğimizde benim tahminimin tek bir maçı bile tutmamış bir idda kuponuymuşcasına eriyip bitişine şahit oldum. Sonra mı?? Bir sonraki episodda…. TrackbacksThe trackback URL for this entry is: http://otosun.spaces.live.com/blog/cns!C4168E638E955FFE!355.trak Weblogs that reference this entry
|
|
|