Özgür 的个人资料Tosun'un Yeri照片日志列表更多 工具 帮助

日志


9月8日

Prehistorik Mağaraya İade-i Ziyaret (Episod 5)

İlk dört bölümü kaçıranlar alttaki girdilerden okuyabilirler...  
 

Daha tüyü bitmemiş, körpecik bir veletken afacan-cazgır mahalle arkadaşlarımla coşkun ve heyecana kesmiş zevk seansları yapacağım yerde, çevredeki yaşıtlarımın neredeyse hepsinin aksine (ki ben o zaman çevrede yaşıt olduğunu bile bilmiyordum. Neden mi? Görmemiştim ki bir tanesini bile) tek başıma acayip acayip oyunlar oynardım. Mesela kuru boya kalemlerini divandan yuvarlayarak hangi renkte kalemin en fazla birinci olacağını saymak (hep maviyi tutardım); boş kâğıtları silerek kenarlarını yuvarlaklaştırdığım pelikan marka veya arı mayalı pembe renkli silgileri canhıraş bir şekilde odanın duvarına fırlattıktan sonra kaleci olup sağa sola uçaraktan silginin hayali bir kaleye gol olmamasına çalışmak; bir deste iskambil kâğıdını havaya fırlatıp yerde görünür durumda kaçar tane maça-kupa-karo-sinek kâğıdı olduğunu sayıp bu gruplar arasında eblehçe yarışmalar düzenlemek (hep sineği tutmuşumdur) bunlardan ilk aklıma gelenleri. Ama bir acayip his daha vardı ki onu anlatmadan geçemeyeceğim (sonradan bunun birçok çocukta “default” olarak bulunduğunu öğrendim). Masa altları, iki koltuk arası boşluk, dolap içleri, yastıklardan özenle oluşturulan tünelsi mekânlar gibi dar, miniminicik ve hatta eciş bücüş yerler bulup öylece içine girerek kıvrılmak. Eminim ki psikoloji ilmiyle uğraşanların bunun için iyi bir açıklaması vardır. Hatta ana rahmine (neden her yerde anne denir de rahimle birlikte en eski Türkçeye başvurulur bilinmez) duyulan özlem ve oradaki 9 aylık süre boyunca hissedilen güven duygusunun tekrar tekrar hissedilmesi arzusu falan gibi bir açıklamanın varlığından neredeyse eminim. Muhtemelen bende de böylesi bir istek vardı. Ya da eşek kadar adam olana dek içinde yattığım ve artık sığmadığım için dizlerimi büküp yan yan uyumaktan başka şansımın olmadığı karyolamdan kalan değişik bir alışkanlıkla da böylesi bir yönlenme gösteriyor olduğum söylenebilir.

Sebebi her ne olursa olsun kişi çocukken böylesi dar mekânlarda barınmak ister bazen. Bu yolda azımsanamayacak sayıda sabi, kendisini fark etmeden kanepenin üzerine atlayan tombik halası veya teyzesi yüzünden aşağı doğru bombeleşen somyaların altında kalıp hakkın rahmetine kavuşmuştur. Burada o sabileri de anmışken ve gözlerimiz “yahu bizim halalar külliyen tombikti ama neyse ki hep emniyetli zulalara konuşlanmışız valla” düşüncesinin de etkisiyle hafif sulanmışken her birine Allahtan rahmet dileyelim.

Her neyse sevgili okuyucular. Konuyu daha da fazla dağıtmadan toparlamaya çalışayım. Karain mağarasının koskocaman girişini görür görmez çocukluktan kalma bu his içimden geçi-geçiverdi. Madem ki âdemoğlunda böylesi bir eğilim var, e peki o zaman bu atalarımız Âdem’e daha yakın vakitlerde vücut bulmalarına rağmen nasıl da böyle devasa bir mağarada kendilerini rahat hissetmişlerdi diye düşündüm. Bu düşüncem mağaranın içlerine gittikçe daha da arttı ve “yok be Ginola’m, sen o vakitlerin adamı değilmişsin” nihai kararı ile de noktalandı diyebilirim.

Mağara kapısı birkaç metre yükseklikteydi. İçeriye doğru iki ana koldan uzanan bu girişle birlikte dikkati çeken en önemli şey duvarlardaki taşın acayip rengiydi. Tüm mağara sanki 1980’lerde Elazığ’da bir kış günü 24 saat sokakta kalmış (donarak ölmediğini varsayın bir seferlik, n’olur ki) ve gözünün beyazı hariç her bir yeri islerle, kurumlarla kaplanmış gariban bir Anadoluluyu anımsatacak derecede kapkaraydı. Tabi ben cehaletimden kaynaklanan bir pervasızlıkla aklımdan bu siyahlıkla ilgili fikirler geliştirmeye başlamıştım. Bunlardan hafızamda en fazla yer edeni (sanırım inanmışım, o yüzden) mağaranın cilalı taş devrine yetişemeden terk edildiği ve bu sebeple duvarlarında yüzyılların (evet bir taşı cilalamak yüzyıllar sürmüş civanlarım) kirinin pasının biriktiği ve cilanın da bulunamaması hasebiyle böyle pis pis kaldığı yönündeydi.

Heyecanımız hafiften yatışır gibi oldu ve içeriyi görme merakı iyice kendini gösterdi. İnanın dostlar oradan içeriye girerken bir reenkarnasyon hissi yüzünden mi desem ne desem, tanıdık bir duyguyla kaplanıyor kişi. Bu duygunun etkisiyle olsa gerek, kuzenle ben sanki birer maymunsuymuş, sanki birer kıl topuymuşçasına mağaraya doğru adımlarımızı coşkuyla attık. Dediğim gibi mağara iki koldan ilerliyordu. Biz sol taraftakinden aşağı doğru inmeyi uygun gördük. Sebebini birazdan anlatacağım. Eğimli bir şekilde aşağıya doğru uzayıp giden mekânda tek kelimeyle hiçbir şey yoktu. “Mağarada ne olacak ki” dediğinizi duyar gibiyim. Elbette ben de içeride kablosuz internet erişim noktası bulmayı düşünmemiştim. Ama yine de kişi tarihi bir mekân diyince hemen birkaç testi, bir iki kemik, süper tasarımlı kesici aletler falan bekliyor. Neyse ki hükümetlerimiz böylesi bulguları müze kurup içinde korumaya alacak kadar adap görmüş kişilerden oluşuyor.

Mağara duvarlarında içeriye doğru oyuklar vardı sadece. Tabi bir de taban boyunca basamaksı girinti çıkıntılar mevcuttu. Bugün bile taşrada herhangi bir müteahhit apartman diktiğinde merdivenleri becerip de adam gibi yapamıyor. Biri diğerinden uzun, kenarı yamuk, sol tarafı 25 santimetre iken sağ taraf yüksekliği 4 desimetre olan, bir katta 8 adetken eşit yükseklikteki bir üst katta 15 adede çıkabilen bu merdivenler nice teyzenin etlerle-yağlarla sıkı sıkıya çevrili korumalı kalçalarının kemiklerini peksimet misali kırı-kırıvermiştir. Bu yüzden milyon yıl evvelinden gelen bu basamakların şekilleri ile ilgili herhangi bir kötü laf duyamayacaksınız benim ağzımdan.

Duvarlarda olduğunu söylediğim oyuklara gelince. Nedense ben hala o oyukların yeni doğan bebekler için yatak olarak tasarlandığına inanmaktayım. Bu fikrimden de tarih, arkeoloji, antropoloji veya alakalı ne ilim varsa onu hatmetmiş ordinaryüs mertebesinde kişilerle de tartışsam vazgeçmeyeceğim. Çünkü böylesi naif bir tavrın atalarıma tüm diğer olası seçeneklerden daha çok yakıştığını düşünmekteyim.

Sol cenaptan bayağı bir aşağılara doğru indik. Değişik hiçbir şey yoktu. Kapkara duvarlar, basamaklar, bebek beşikleri ve biz ışıksız kalmayalım diye duvarlara döşenmiş ampuller (elbette ki o ampuller atalarımızdan kalmış olamazdı çünkü bunca zamanda hepsinin patlamış olması gerekirdi haliyle). En sonunda bu kısım sona erdi ve biz de yukarı çıkıp bir de sağ taraftan ilerlemeyi kararlaştırdık. Bunu yapmadan önceyse sol kısımdaki bazı noktalarda durup boş duvarlara bakmayı ihmal etmedik. Sonuçta burası bir tarihi eserdi ve giriş kısmında bizi de oldukça heyecanlandırmıştı. Her ne kadar içeride hiçbir şey olmasa da bizim “vay be demek burada yaşamışlar, may be demek burada oturmuşlar” tarzında şaşırma efektli iç sesler (hatta bazen dış) üretmememiz, içinde bulunduğumuz toplumsal sınıf bakımından olanak dışıydı elbette (ilk episodda belirttiğim üzere bizler kültürlü bireyleriz).

Tekrar girişe kadar çıktık. Bu kısımda sizlere anlatmam gereken iki önemli konu var. Lakin bunlardan hangisini önce anlatırsam diğerine yazık olmaz diye düşünmeden edemiyorum. Yine de zamansal olarak hangisini önce fark ettiysek ondan bahsetmek sanırım daha iyi olacak.

Mağara girişini ilk gördüğümüz anda fark ettiğimiz bir diğer detay da orada yalnız olmadığımızdı. Elbette ki bazılarınız “behey Tosun, tüm dünyanın bildiği ve merak ettiği bir yere akın akın turist geldiğini tahmin edememek olur mu hiç” şeklinde fikirlere gark olmaktasınız. Ama hemen atlamayın sevgili okuyucular. Çünkü aranızda daha azınlıkta da olsa cin gibi bazı okurlar hemen bilim insanlarının içlerinde yanan araştırma ışığı ile bu mağarayı mesken tutmuş olacaklarını tahmin edebildiler şüphesiz. Evet. Mağaranın sağ tarafa uzanan kısmının hemen başında bir grup akademisyen yerleri fırçalamaktaydılar. Elbette ki temizlik amaçlı olmayan bu girişimin esas gayesi bizi bize en iyi anlatacak şeyler olan tarihi kalıntılara (üç beş adet de olsa) sağlıklı bir şekilde erişebilmekti. Biz de üç aşağı beş yukarı o kişiler ile aynı camiadan olduğumuz, kültürlü olduğumuz, saygılı olduğumuz ve hatta farklı düzlemlerde de olsa (gerek radyolojik görüntüleme merkezlerinde gerekse bilgisayarlarımızın başında)benzer gayelerle iş başına koyulan bireyler olduğumuz için onları rahatsız etmeden göreceğimizi görüp gitmeye karar vermiştik. Daha sonra yukarıda anlattığım sol cenap gezisini gerçekleştirdik. Sağ tarafa temkinli bir şekilde akademikleri rahatsız etmeden girmek üzere tekrar mağaranın girişine çıktığımızda da bir süre çekinerek etrafta dolanıp sağa sola bakmayı tercih ettik. Malum onlar sağ tarafın girişindeydiler ve biz de onların yanından geçip içeriye girmeden önce etrafa meraklı bakışlar atarak ve yüzümüzde yaptıkları işe ne derece saygı duyduğumuzu gösteren bir ifade takınarak kendimizi olaya hazırlamaya çalışmaktaydık.

Bu bakışların acayip bir dumur detayı ile sonuçlanacağını elbette ki o anda kestirmemiz imkânsızdı. Ne miydi bu detay? Elbette ki bir sonraki episodda öğreneceksiniz.

评论

请稍候...
很抱歉,您输入的评论太长。请缩短您的评论。
您没有输入任何内容,请重试。
很抱歉,我们当前无法添加您的评论。请稍后重试。
若要添加评论,需要您的家长授予您相应权限。请求权限
您的家长禁用了评论功能。
很抱歉,我们当前无法删除您的评论。请稍后重试。
您已超过了一天之内允许提供的评论数上限。请在 24 小时后重试。
因为我们的系统表明您可能在向其他用户提供垃圾评论,您的帐户已禁用了评论功能。如果您认为我们错误地禁用了您的帐户,请联系 Windows Live 支持部门
完成下面的安全检查,您提供评论的过程才能完成。
您在安全检查中键入的字符必须与图片或音频中的字符一致。

若要添加评论,请使用您的 Windows Live ID 登录(如果您使用过 Hotmail、Messenger 或 Xbox LIVE,您就拥有 Windows Live ID)。登录


还没有 Windows Live ID 吗?请注册

引用通告

此日志的引用通告 URL 是:
http://otosun.spaces.live.com/blog/cns!C4168E638E955FFE!424.trak
引用此项的网络日志